Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kompozisyonu

Cumhuriyet’in kurulmasıyla inkılâpların hayata geçirilmesi konusunda yakın tarihimizde bitmek tükenmek bilmeyen bir muallâka gömülmüş bulunmaktayız. Dönemin, uzunca bir süre ve hatta 21. yüzyılı yaşadığımız şuanda bile “eleştirilmezlik” zırhıyla korunması tarihi gerçeklerden bizi uzaklaştırmakta ve bazen de körü körüne yanılgılara sokmaktadır. Şüphesiz bu yanılgılar en çok inkılâplar dönemindeki tarihi eleştirilerde ortaya çıkmaktadır. Günün konjonktürleri içerisinde değerlendirdiğimizde uygulamaların birçoğunun zeminsiz ve dikta usulü olduğunu görmekteyiz. Savaştan yeni çıkmış ve kendini toparlamakta zorluk çeken yeni bir devlet için tek parti rejimi diktasını ekonomik ve siyasi iktidar adına en uygun olduğunu savunan zihniyet maalesef demokrasiden fersah fersah uzak bu dönemde insanların hayatları ve hayat tarzları üzerindeki karar mekanizmasını görmezden gelerek tarihi bir hataya körü körüne bağlanmaktadırlar. Nitekim aradan seksen sene geçmesine rağmen “inkılâp” adı verilen tepeden inmeci modernleşmenin toplumda hâlâ yerini bulamadığı ve tartışmaların devam ettiği gerçeği, toplumun özünü içermeyen ve tepeden inen çağdaşlaşmanın gerçeklerden ne kadar uzak olacağının bir kanıtını oluşturmaktadır. Yenileşme hareketlerinin sahiplerinin aklından çıkarmamaları gereken bir şey vardır ki o da “en büyük çağdaşlık özgürlüktür.”(1)

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Kuruluşuna Giden Yol
I. Meclis’teki muhalif hareket II. Meclis’e de taşınmıştı. Muhalif adını verdiğimiz hareket inkılâpların halkın talepleri ile gerçekleştirilmesinden yana olan demokratik tutumlu vekillerdi. Başkumandanlık Kanunu’nun uzatılmasında meclisteki ilk anlaşmazlık baş göstermeye başlamıştı. Lozan’a gidecek heyetin belirlenmesinden sonra da bu anlaşmazlık iyice belirginleşmeye başladı. Rauf Bey’in daha uygun olacağını düşünen muhaliflerin karşısında İsmet Paşa’nın görüşmeye gitmesinde ısrar eden kanata her nedense(!) yabancı komutanlar da destek veriyordu. Muhalifler Lozan’da cesur davranılmasından yanaydı. Tartışmalar mecliste tansiyonu artırmıştı. Mesela, 5 Mart’taki bir oturum sırasında İsmet Paşa’ya karşı yapılan eleştirileri bizzat cevaplandıran Mustafa Kemal Paşa’ya Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in müdahale etmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa’nın elleri ceplerinde Ali Şükrü Bey’in üzerine yürümesi I. ve II. Gurubu karşı karşıya getirmiş ve kavga güçlükle önlenmiştir.(2) Tartışmalar bunlarla sınırlı değildi. Cumhuriyet’in ilan tarzına ve cumhurbaşkanına verilen yetkilerle ilgili tartışmalar hem Meclis’te hem de basında yer almaktaydı. Bu arada Cumhuriyetin ilanını İstanbul’da gazetelerden öğrenen Rauf Bey’in İstanbul’da Halife ile görüşmesi de Meclis’te sert bir şekilde eleştirilmişti.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (17 Kasım 1924 – Haziran 1925)
Lozan Antlaşması’nın onaylanması, Cumhuriyet’in ilan edilmesi, halifeliğin kaldırılması, 1924 Anayasası’nın kabul edilmesi… Derken, böylece Meclis üyeleri arasında çeşitli görüş ayrılıkları görülmeye başladı. Meclisteki tartışmalar grupları iyiden iyiye belirginleştirmiş, özellikle yapılan inkılâplar ve zemini oluşturulan inkılâplar konusunda demokratik tutumlu ikinci grup ile dikta uygulama yanlısı iktidar sürekli karşı karşıya geliyordu. Buradaki muhalefet daha çok inkılâpların şekli ve zamanı konularında ortaya çıkıyordu. Zamanla daha da belirginleşen bu muhalefet grubu, kendilerinin de mensubu bulundukları Halk Fırkası’nın icraatlarını sert bir şekilde eleştirmeye başlamıştı. Bu icraatları benimsemeyen kişiler tabii olarak Halk Fırkası içerisinde yer almayı da uygun bulmuyorlar ve istifa etmeyi düşünüyorlardı. Bunun üzerine Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet (Bele), Adnan (Adıvar) ve Rauf (Orbay) öncülüğündeki muhalif grup Halk Fırkası’ndan ayrıldılar.
Millî Mücadele’nin liderlerinden Kazım Karabekir Paşa anılarında şöyle demektedir: “Tıpkı Cumhuriyetin İlanı’nda olduğu gibi, Hilafetin lağvı ve hanedanın hudut dışı edilmesi kararı da birkaç kişi arasında kararlaştırılıyor ve Halife, benim mıntıkamda olmasına rağmen bana bu hususta bir haber dahi verilmiyordu” Halifeliğin kaldırılmasından sonra Meclis’teki muhalefet fırkalaşmaya doğru gitmiştir. Hatta Ekim 1924’te gazetelerde bir muhalif fırkadan bahsedilmektedir. “Muhalefetin oluşması ve partileşmesinde en büyük unsur ülkede, diktatörlüğe doğru bir gidiş olduğu yolundaki inançtı. Mustafa Kemal Paşa’nın ve fırka ileri gelenlerinin artan nüfuzu, parti üyelerinden bazılarının memnuniyetsizliğine yol açmıştı. Bunun sonucu olarak da kurulmakta olan otoriteye sınır çizilmesi ihtiyacı doğuyordu.”(3) Bu arada yeni partinin adının “Cumhuriyet” olacağını öğrenen Halk Fırkası, Kütahya Mebusu Recep Bey’in teklifi üzerine 10 Kasım 1924’te Halk Fırkası’nın başına “Cumhuriyet” kelimesini ekleyerek CHF adını almıştır.(4)
Zafer sonrası gidişattan memnun olmadıkları ve şahsen politikada etken olamadıkları intibaını taşıdıkları için Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan ayrılan bu grup, 1924 Anayasası’nın çok partili rejime geçmesine imkân tanımasından da – en azından engellememesinden de- istifade ederek, 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular.
Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında ilk halkayı teşkil eden bu kişiler tarafından kurulan TCF; muhalefet kontrolü olmaksızın bütün kuvvetlerin Meclis’te toplanmasını otoriter bir idare doğuracağı düşüncesini taşıyordu. Bu sebeple parti, Meclis’te tesirli bir muhalefet yaparak demokratik bir denge kurmak amacıyla cumhuriyet dönemi siyasî tarihinde kurulmuş ilk muhalefet partisidir. Yeni partinin başkanı Kazım Karabekir, ikinci başkanı Rauf (Orbay) Bey, genel sekreteri Ali Fuat (Cebesoy) olmuştur.
Cumhuriyet yönetimini yaşatmak ve geliştirmek politikasını takip edeceğini belirten TCF’nin programında;
Egemenliğin halkta bulunduğu,
Liberalizm ve demokrasinin benimsendiği,
Anayasanın halkın isteği doğrultusunda değiştirilebileceği,
Din ve inançlara saygılı olduğu,(5) İdarî yönden de yerinden yönetimin gerçekleşmesi esasının benimsendiği,
Eğitimde terbiyenin esas tutulacağı,
Meslekî teşkilatlanmanın yurt genelinde yaygınlaştırılacağı,
İstanbul’un yeniden ekonomik merkez yapılacağı,
Cumhurbaşkanının seçimden sonra milletvekilliği ile ilişiğinin kesileceği,
Yabancı sermayenin destekleneceği, belirtilmiştir. Günümüz politikalarına baktığımız da dahi TCF’nin o dönemdeki parti programının kalkınma ve modernleşme yaşayacak bir Türkiye için ne kadar iç açıcı olduğu görülmektedir. O dönemde fidanlarını vermiş olan vesayet rejiminin aynı politikalara günümüzde de nasıl karşı çıktığını görmek ülkemizin en büyük talihsizliğini gözler önüne sermektedir.
TCF mecliste küçük bir orana sahip olmasına rağmen birkaç hususta etkisini kısa zamanda göstermeye başlamıştır. TCF ve İstanbul basını İsmet Paşa Hükümeti’ne karşı sürekli eleştirilerde bulunmaktadır. Başbakan, İstanbul’un ancak sıkıyönetim ile idare edilebileceği görüşüyle, hükümete bu yetkinin Meclis tarafından verilmesini isteyecektir. Ancak bu teklif daha parti grubunda reddedilmiştir. Bunun üzerine İsmet Paşa 21 Kasım’da istifa etmiştir. Başbakan Fethi Bey olur. Çok gergin bir ortamda asabi şartlar içinde kurulan parti, Meclis tartışmalarında oldukça çetin mücadeleler vermiş, ancak azınlıkta olduğu için pek başarılı olamamıştır. Bu arada bağımsız olan ve Terakkiperverlere yakınlığı bilinen Halit Paşa’nın da Meclis koridorunda vurulması durumu iyice gerginleştirmiştir.

Her Zamanki Düzmeceler ve Yaşasın Hökümet Diktası!
Aradan bir Lozan geçmiştir… Dışarıda Musul petrollerine, içeride demokrasi yanlısı TCF’ye çözüm gerekmektedir. İnkılâpların hızı kesilmeden işlevine sokulmalı, Lozan sırasında karşımıza çıkan yabancı bir komutanla yapılan plan bir an önce devreye sokulmalı idi. Yoksa dışarıda, Musul İngilizler için bir pasta olamaz, içeride de demokrasi safsatalarıyla tepeden düşen modernleşme hareketleri anca çatlak ses getirirdi. Peki, nasıl vurulur bir taşla iki kuş? Musul’dan vazgeçmeye razı edecek bir bahane etnik bir sebep ve ülkenin zayıf olduğu inancı olabilir, demokrasiden vazgeçmeye yetecek ve diktayı kuvvetlendirecek bir sebepte dini menşeli olabilirdi. Al sana o zaman nur topu gibi bahane; Şeyh Sait İsyanı…
Şubat 1925’te Ergani’nin Eğil Bucağı’na bağlı Piran Köyü’nde, haklarında tutuklama kararı bulunan Şeyh Sait’in adamlarından 12 kişinin jandarmaya teslim olmayıp ateş açmalarıyla Şeyh Sait İsyanı başlamıştır. Kısa sürede yayılan olaylar üç aydan fazla devam etmiştir. 13 Şubat’taki olaydan sonra Şeyh Sait’in adamları 16 Şubat’ta Genç’in merkezi Darahni’yi yağmalarlar. Daha sonra üç gruba ayrılan asiler, 21 Şubat’ta bir alayı geri çekilmek zorunda bırakıp Yarbay Cemil Bey komutasındaki başka bir Süvari Alayını da pusuya düşürerek esir almışlardır. Bundan sonra Elazığ’a girip şehri yağmalamışlar ve Muş’u alıp Erzurum’a doğru harekete geçmişlerdir. Diyarbakır’a saldırdıktan sonra ilk kez 8 Mart’ta geri çekilmeye başlamışlardır. Sonunda Şeyh Sait ve isyanın ileri gelenleri 15 Nisan’da teslim olmuşlardır. İsyan Mayıs ayının sonuna kadar da tam olarak bastırılmıştır. Plan bundan sonra rayına oturur ve…
İsyan başlayınca TCF’ye karşı hemen hücuma geçilmiştir. Parti programındaki “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkar ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârdır” maddesi, bir irtica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen sebep gibi yorumlanmıştır. Yani demokrasi hareketi vurularak zemini atılan inkılapların önüne engel olabilecek her türlü sebep ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.(6) İsyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilir. Buna rağmen CHF içindeki bazı mebuslar Fethi Bey’i sert müdahale etmemekle suçlar. Fethi Bey, sıkıyönetimin doğu illerini kapsamasının yeterli olduğunu düşünürken İsmet Paşa önderliğindeki radikal kanat ise tüm Türkiye’yi kapsaması gerektiğini düşünür. Bu baskıların sonucunda Fethi Bey, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey, Adnan Bey ve Halide Edip Hanım’ı başbakanlığa çağırarak şunları söylemiştir: “Size fırkanızı kendi kendinize dağıtmanızı beni tebliğe memur ettiler. Dağıtmazsanız istikbali çok karanlık görüyorum. Kan dökülecektir.” Kazım Karabekir de şu cevabı verir: “Kanun dairesinde fırka teşkil etmek elimizdedir fakat bunu dağıtmak elimizde olmayan bir şeydir. Hükümetsiniz. Her nevi kuvvetiniz, türlü vasıtalarınız vardır. Fırkamızı behemehal dağıtmak arzu ediyorsanız onu yapmak elinizdedir.” Fethi Bey, CHF içindeki baskılara dayanamaz ve istifa ederek 11 Mart’ta Paris büyükelçiliğine atanarak mebusluktan ayrılır. 3 Mart günü hükümeti kurma görevi İsmet Paşa’ya verilir ve yeni hükümet 2 çekimser, 23 redde karşı 154 oyla güvenoyu alır. Şeyh Sait İsyanı ile ilgili İsmet Paşa hükümetinin aldığı ilk tedbir, güvenoyu aldığı gün TBMM’den bir Takrir-i Sükûn Kanunu(7) çıkarmak ve İstiklâl Mahkemelerini kurmak olmuştur.
Muhalife basının TCF ile ilişki içinde olduğunu ve Şeyh Sait İsyanı’nın çıkmasının müsebbibinin İstanbul basınının telkinleri olduğunu düşünen Recep Bey şöyle söylemektedir:
“… işte biz bu yılan yuvalarını tahrip etmek ve susturmak azmindeyiz. Bunları ezmedikçe vatan bir gün rahat etmeyecektir… Eldeki kanunlarla, bu tahrik vasıtalarını nerede ise arayıp bulacak ve seslerini boğacağız. Bu yılanlar ve zehirli yuvalar kanun kuvvetiyle dezenfekte edilmedikçe memleketin rahat yüzü görmesi ihtimali yoktur.”
6 Mart’tan itibaren bağımsız basının susturulması ve yasama döneminin 20 Nisan’da sona ermesi ile hükümetin faaliyetleri üzerindeki iki denetim aracı da ortadan kalkacaktır. İlk denetim aracı olan basın camiasından 6 Mart’ta Bakanlar Kurulu kararıyla 6 gazete(8), ertesi gün de Adana’da Toksöz kapatılmıştır. 9 Mart’ta 5 gazete(9), 15 Nisan’da Tanin süresiz kapatılır.(10) Bu arada pek çok gazeteci de İstiklal Mahkemelerinde yargılanır ve hüküm giyer.

Takrir-i Sükûn Kanunu ve TCF’nin Sonu
Ankara İstiklal Mahkemesi heyeti 5 Mayıs’ta hükümete TCF kol ve bürolarını, parti programının 6. maddesini gerekçe göstererek kapatma önerisinde bulunur. Şark İstiklal Mahkemesi ise 25 Mayıs tarihinde yetki alanına giren vilayetlerdeki TCF şubelerini kapattırır. Hükümet de 3 Haziran 1925 tarihinde TCF’nin tüm şube ve merkezlerinin kapatılmasına karar verir. Cumhuriyet döneminin ilk muhalefet partisinin hayatı böylece sona ermiş olur.
Sonuç olarak; İktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası, yeni partinin giderek artan bir şiddetle yaptıkları eleştiri ve muhalefet karşısında önce hükümette bir takım değişiklikler yapmış, İsmet (İnönü) Paşa başbakanlıktan ayrılarak yerine Fethi (Okyar) getirilmiş, fakat muhalefette bir yumuşama olmamış, üstelik doğu illerinde ayaklanmalar başlayınca, Takrir-i Sükûn Kanunu ile sert önlemler alma yoluna gitmişlerdir
Böylece hem içeride demokrasi yani halk tabanlı siyaset susturularak çağdaşlaşma(!) hareketlerine hızla ve sorgusuz devam edilecek ortam hazırlanmış, hem de Lozan’da verilen söz tutulmuş, isyanlardan sonra ülkenin askeri gücü zayıf olduğu kamuoyunda inandırılarak Musul kendi elimizle İngilizlere hediye edilmiştir.
Yakın tarihi sorulamamak değil bizzat sorgulamak gerek! Günümüzü anlamak istiyorsak bu şart! Mesela Lozan’ı sorgulamak gerek, neden İsmet Paşa’nın gitmesinde ısrar edilmiştir, neden İsmet Paşa ilk görüşmeden sonra Türkiye’ye gelip mülakatlardan sonra tekrar görüşmelere gitmiştir, bahsedilen bu yanancı komutan da kimin nesidir, Yunanla, Ermini ile savaşıp neden İngiliz’le, Fransız’la masaya oturmuşuzdur, Amerika neden Türkiye ile ilgili olarak lehte(!) gözüken bir karar çıkarmıştır, yıllardır şark meselesi ile yanıp tutuşan Batı neden İstanbul’u terk edip gitmiştir ve neden…

(1) Atilla Yayla, Özgürlük Dersi
(2) Daha sonra Ali Şükrü Bey, 27 Mart’ta Çankaya Millî Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman tarafından öldürülmüştür
(3) Prof. Dr. Nurettin Güz
(4) T. Zafer Tunaya
(5) Programın 6. maddesi, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârdır”
(6) Bu arada Anayasada devletin dini İslam’dır maddesi de mevcuttur
(7) CHF’nin isteği doğrultusunda çıkarılan 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu:
1- İrticaa, isyana ve memleketin sosyal düzenini huzur ve sükûnunu, emniyet ve asayişini bozmağa sebep olacak her türlü teşkilat ve tahrikâtı teşvik ve teşebbüs ve yayınları; Hükümet, Cumhurreisinin tasdikinden sonra re’sen ve idareten yasak etmeye mezundur. İşbu fiilleri işleyenleri Hükümet İstiklal Mahkemelerine verebilir.
2- İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki yıl müddetle yürürlükte kalacaktır.
3- İşbu kanunun tatbikine İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
(8) Tevhid-i Efkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşad, Aydınlık ve Orak Çekiç
(9) Sada-yı Hak (İzmir), İstikbal (Trabzon), Kahkaha (Trabzon), Presse du Soir (İstanbul), Sayha (Adana)
(10) Daha sonra Resimli Ay dergisi de kapatıldıktan sonra 12 Ağustos’ta Vatan’ın yayın hayatına son verilmiştir.

Kaynaklar:
Kemal Gözler, “Cumhuriyet ve Monarşi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998, s.27-34.
Ergün Özbudun, Atatürkçü Düşünce El Kitabı, Ankara 1995, Atatürk ve Demokrasi
Hilmi Yavuz, 11.06.2006, ‘Kuva-yı Milliye’den ‘Hakimiyet-i Milliye’ye
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU, 23.07.2005, “Asırlık bir ideolojinin yıldönümü”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel