sanayi devrimi kısaca nedir

Sanayi Devrimi Nedir?, Sanayi Devrimi İlk Nerede Çıktı?, Sanayi Devriminin Nedenleri, Sanayi Devriminin Sonuçları, Sanayi Devrimi, Sanayi Devrimi Hakkında Bilgi

SANAYİ DEVRİMİ NEDİR?

Sanayi Devrimi, 18. yüzyılın ikinci yarısında başlayarak, “Sanayi Dönemi” olarak adlandırılan yeni bir dönemin başlamasına ön ayak olmuş ve toplumların ekonomik, sosyal ve hukuki yapılarında köklü değişimlere yol açmıştır. İlk olarak buhar, daha sonra da gaz ve elektirik gibi yeni enerji güçlerinin bulunması, bu enerji güçlerinin uyarlandığı makinelerin yapılması ve bu makinelerin üretimde kullanılmaya başlaması gibi bir dizi teknolojik gelişme ile birlikte Sanayi Devrimi ilk olarak İngiltere’de başlayarak daha sonra Fransa, Almanya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Sanayinin gelişip yaygınlaşmasıyla birlikte bu makinelerin kullanıldığı fabrikaların sayıları da giderek çoğalmıştır. Teknolojik gelişmeler fabrikalarda üretim sürecini de etkilemiş, üretim süreci bir yandan hızlanıp basitleşirken, diğer yandan da ürünler çeşitlenmiştir. İleri ölçüdeki işbölümü ve seri üretim ile birlikte yeni bir iş ilişkisi ve bu ilişkinin dayalı olduğu yeni bir çalışma statüsü de doğmuş ve fabrikalarda fabrika sahiplerinin ad ve hesabına onlara bağlı olarak ücret geliri karşılığında çalışan sanayi işçisi ortaya çıkmıştır (Şakar, 2003, s.6; Altan, 2009, s.45). Kırsal kesimden sanayi bölgelerine doğru yaşanan göç nedeniyle de hızlı bir kentleşme sürecine girilmiş ve daha önce tarım ve hayvancılıkla veya küçük üretimle geçimini sağlayan birçok insan, artık bir işverene bağımlı olarak çalışmaya başlamıştır.

Kırsal kesimde yaşayan ve o döneme kadar büyük çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşan pek çok kişi, sanayi döneminde kurulan bu fabrikaların kalifiye olmayan işçi dokusunu oluştururken fabrika üretimi ile rekabet edemeyen küçük zanaat kollarının kalfa ve ustaları ise bu fabrikaların yarı kalifiye ya da kalifiye işçileri haline gelmişlerdir.

Bu dönemde, 1789 Fransız Devrimi’nin düşünsel etkileri mevcuttu. Fransız Devrimi’nin getirdiği liberal düşünce ve bu düşüncenin savunduğu “bırakınız yapsınlar ve bırakınız geçsinler ” ilkesi kişilerin birlikler ve benzeri örgütler kurmasını büyük ölçüde engellemiş; bireyin kendi iradesini en iyi kendisinin yansıtabileceği ve bu nedenle kişilerin birleşerek oluşturduğu örgütlerin bunu ideal anlamda gerçekleştiremeyeceği ilkesinden hareket etmiştir. Bu düşünsel yapı, herkesin özgür ve eşit olduğu varsayımından hareketle, devletin olaylara müdahale etmesini uzun süre engellemiştir. Buna rağmen oluşan fakirlik ve sömürünün büyük boyutlara varması ve dinsel akımların da zorlaması ile nihayet devlet, pasif rolünü bırakarak çalışma hayatına müdahale etmek zorunda kalmıştır. Devlet aldığı bir takım sosyo-politik önlemlerle çalışma hayatını disiplin altına almayı ve dolayısıyla sarsılmaya başlayan toplumsal yapıyı düzenlemeyi amaçlamıştır. Devletin müdahalesinin ilk belirtileri İngiltere’de; daha sonra tüm Avrupa’da görülmüş ve özellikle kadın ve çocuk işçilere yönelik olarak gerçekleşmiştir (Güven ve Aydın, 2010, s.2-3). Çünkü kadın ve çocuk işgücü daha ucuz emek olarak görülmüş ve işverenler rekabet ortamı içinde ayakta kalabilmek için kadınları ve çocukları “sefalet ücreti” (Truck-system) olarak nitelenen ücretlerle, hatta kimi zaman ücret olarak para yerine mal vererek çok uzun saatlerle çalıştırmışlardır (Çelik, 2010, s.4; Şakar, 2003, s.7-8). Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerindeki düşük ücretler, aileyi tüm üyeleri ile birlikte çalışmak zorunda bırakmıştır.

Böyle bir ortamda işçi kitlesinin hızla büyümesi sosyal huzursuzluğu da arttırmıştır (Şakar, 2003, s.8). Böylece liberalizmin etkisiyle yasaklanan işçi birliklerine tekrar izin verilmesiyle, iş hukuku açısından önemli bir adım atılmıştır, İşçiler sendikalar aracılığıyla toplu sözleşme yapma hakkını elde etmiş ve çalışma koşullarının düzenlenmesinde söz sahibi olmuşlar ve çalışma koşullarını düzeltmek amacıyla mücadeleye girmişlerdir (Çelik, 2010, s.4; Süzek, 2011, s.9).

İşçilerin sendikalar kurarak örgütlü bir kesim halinde karşılarına güçlü bir taraf olarak çıktığını gören işverenler, bu kez kendileri örgütlenme yoluna başvurmuşlardır (Akyiğit, 2003, s.3 8).

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile iş hukukuna ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemeler savaş süresince sekteye uğramış, ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Versailles Barış Anlaşması (1919) ile Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labor Organization ILO) kurularak işçi sorunlarına ^uluslararası düzeyde çözüm olanağı sağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birçok uluslararası örgüt varlığını yitirirken, ILO savaş sonrasında da çalışmalarını sürdürmeye devam etmiş ve çıkardığı sözleşme ve tavsiye kararları ile iş hukukuna ilişkin uluslararası düzeyde düzenlemeler getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise, uluslararası işbirliği daha da artarak günümüze kadar büyük gelişmeler sağlamıştır (Güven ve Aydın, 2010, s.4).

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, birçok uluslararası örgüt varlığını yitirirken, ILO savaş sonrasında da çalışmalarını sürdürmeye devam etmekte ve çıkardığı sözleşme ve tavsiye kararları ile iş hukukuna ilişkin uluslararası düzeyde düzenlemeler getirmektedir.

Günümüzde ise, küreselleşmeyle birlikte yaşanan değişime bağlı olarak uluslararası düzenlemelerin önemi daha da artmaktadır. Başta ILO olmak üzere kurulan çeşitli uluslararası örgütlerin amacı, yaşanan değişime bağlı olarak artan rekabet sonucu giderek çoğalan insan hakları ihlallerini önlemek için getirilen uluslararası düzenlemelerle bu örgütlere üye ülkelerin iş hukuku alanındaki düzenlemelerini birbirine
yakınlaştırmaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel