Osmanlı Devleti Zamanında Yapılan Demokratikleşme Hareketleri Nelerdir?

Osmanlı Devletinde Yapılan Demokratikleşme Hareketleri Nelerdir?, Cumhuriyetten Önce Türkiyede Yapılan Demokratikleşme Hareketleri, Osmanlı Zamanında Yapılan Demokratikleşme Hareketleri

Değerli Ziyaretçilerimiz Sizlere Bu
Yazımızda Osmanlı Devletinde Demokratikleşme
Hareketleri Hakkında Bilgi Vermeye Çalışacağız İyi Okumalar…

OSMANLI DEVLETİ’NDE DEMOKRATİKLEŞME HAREKETLERİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin içinden çıktığı Osmanlı Devleti mutlak monarşi ile yönetiliyordu. Osmanlı Devleti diğer bütün devletler gibi çevresinde olup biten gelişmelere kayıtsız kalmamış / kalamamış, değişimi arzulamış / değişime zorlanmıştır. Osmanlı toplum yapısında iç ve dış etmenlere bağlı olarak ortaya çıkan ve giderek hız kazanan değişmeler, 16. Yy. sonlarından itibaren geleneksel Osmanlı siyasi ve idari düzeninde bozulmalara yol açmıştır. Özellikle Rönesans ve Reform hareketleri ve 1789 Fransız İhtilali sonucunda çoğu dış güçlerin etkisi ile ortaya çıkan ayrılık hareketleri devleti siyasi ve idari açıdan güçlü kılacak bazı tedbirleri ve yenileşme hareketlerini beraberinde getirmiştir. Başlangıçta Padişahlardan kaynaklanan ıslahat (yenileşme) hareketleri daha sonraları 19. Yy. ortalarına doğru modern anlamda hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet düzeni arayışlarına neden olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde ve daha sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde demokratikleşme ve insan hakları alanında sağlanan gelişmeler Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası gelişmeler olarak iki başlıkta ele alınabilir.

Nizam-ı Cedit
Osmanlı Devleti’nde yenileşme hareketlerini başlatan III. Selim olmuştur. III. Selim yaptığı çalışmalarla Osmanlı Devleti’ni Batı uygarlığının seviyesine çıkartmak istemiştir. Yaptığı yenilikler içerisinde demokrasi açısından bir gelişme sayılabilecek olan, devlet yönetimine ‘’meşveret’’ Usulünün getirilmesidir. Kararların Meşveret Meclisi (danışma meclisi) adı verilen bir mecliste görüşülerek alınması meşruti yönetim yönünde atılmış bir adım olarak görülebilir.

Sened-i İttifak
Osmanlı merkezi yönetiminin gücünün giderek zayıflaması İmparatorluk toprakları içindeki bazı hanedan üyeleri ve ayanların kendi topraklarında adeta bağımsız bir biçimde, başlarına buyruk olarak hareket etmelerine neden olmuştu. Bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla Padişah II. Mahmut döneminde Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın çabalarıyla bazı ayan ve hanedan üyeleriyle Devlet arasında Ekim 1808’de Sened-i İttifak adı verilen bir belge imzalanmıştır. Ahlak ve dini yaptırımından başka hiçbir bağlayıcılığı olmayan, bu belge, pratikte hiç uygulama alanı olmasa da Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerini sınırlayan, padişahı belli yönde davranmaya zorlayan ilk belge olması açısından Türk Anayasacılık hareketlerinde önemli bir yere sahiptir.

Gülhane Hattı Hümayunu
3 Kasım 1839’da Padişah Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa’nın katkısıyla bir bildiri hazırlanmıştır. Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı verilen bu belgenin hazırlanmasında ve kabul edilmesinde Batılı büyük devletlerin yanı sıra Batıda eğitim görmüş ve yenileşme isteği duyan Osmanlı aydınlarının da payı vardır. Bu ferman ile Osmanlı topraklarında yaşayan Müslüman ve gayrimüslimlere eşit haklar tanınması, herkese can, mal, ırz ve namus güvenliği sağlanması, vergi askerlik ve yargı alanlarında yeni düzenlemeler getirilmesi ön görülmüştür. Belgenin önemi padişahın yetkilerini tek taraflı olarak kısıtlayacağına söz vermesinden kaynaklanmaktadır. Bu dönemde İslam hukuku yanında Batı hukukuna ait kurum ve kurallarda oluşmaya başlamıştır.

Islahat Fermanı
Batılı Devletlerin baskı ve dayatmaları sonucunda 1856 yılında kabul edilen Islahat Fermanı gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında hak, vergi, askerlik, eğitim, kamu hizmetlerine katılma gibi konulardaki farklılığı ortadan kaldırmak istemiştir.
Meşrutiyet Dönemi
Tanzimat Dönemi’nde yetişen devlet adamları ve aydınlar Batılı anlamda bir anayasanın oluşturulması gerektiğini savunmuşlar ve bu yönde aktif çabalar harcamışlardır. Bu çabaların sonucu olarak meşrutiyet ilan edilmiştir.

Birinci Meşrutiyet
Birinci Meşrutiyet dönemi 23 Aralık 1876’da Kanuniesasi’nin ilan edilmesiyle başlar. Mithat Paşa’nın zorlamaları sonucu kurulan Anayasa Komisyonu, 1875 tarihli Fransız Anayasa’sı ve 1831 tarihli Belçika Anayasası’ndan esinlenerek bir anayasa taslağı hazırlanmıştır. Anayasa taslağı ‘’Bakanlar Kurulunda’’ görüşülerek dönemin padişahı II. Abdülhamit’e sunulmuştur. Padişah Anayasa’da kendi hükümranlık alanlarını güçlendirecek bazı değişiklikler yaptıktan sonra Anayasa’yı kabul etmiştir. 1876 (Hicri 1293) Kanuniesasi’si olarak bilinen ilk Osmanlı Anayasası meşrutiyet sistemi gerçekleştirmekten uzaktır.
Padişah 93 harbi olarak da bilinen Osmanlı Rus savaşını bahane ederek 1878’de meclisi kapatmış ve Osmanlı Devleti 1909 yılına kadar süren bir istibdat devrine girmiştir.

1876 Anayasasının Özellikleri
• Osmanlı Devleti’nin monarşik ve teokratik niteliğini değiştirmemiştir.
• Anayasa ile ‘’Meclis-i Umumi’’ adında bir meclis kurulmuştur. Meclis-i Umumi ‘’Meclis-i Ayan’’ ve ‘’Meclis-i Mebbusan’’ adında iki meclisten oluşmaktadır. Meclis-i Ayan üyeleri Padişah tarafından atanırken, Meclis-i Mebusan’ın üyeleri halk tarafından seçilmiştir.
• Yasa önerisi vermek Bakanlar Kuruluna aitti ve yasalar padişah onaylamadıkça geçerlik kazanamıyordu.
• Padişaha parlamentoyu toplantıya çağırma ve feshetme yetkisi tanınmıştı.
• Hükümetin siyasal sorumluluğu parlamentoya değil padişaha karşı idi.
• 1876 Anayasası’nın genel haklar kısmında önceki fermanlarda kabul edilmiş olan bazı haklar kabul edilmişti. Bunların başlıcaları: kanun önünde eşitlik, kişi dokunulmazlığı, basın özgürlüğü, ticaret serbestliği, eğitim özgürlüğü, dilekçe hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı, angarya yasağı, mal güvenliği ve vergi adaleti idi.

İkinci Meşrutiyet
İkinci Meşrutiyet 23 Temmuz 1908’de Abdülhamit’in baskılar üzerine meclisi toplantıya çağırmasıyla başlamıştır. Bu dönemde yeni bir anayasa yapılmak yerine mevcut anayasa üzerinde değişiklikler yapılmıştır. Padişahın yetkileri azaltılmış hak ve özgürlüklerin kapsamı genişletilmiştir.
Son Osmanlı Meclisi İtilaf Devletlerinin İstanbul’u işgal etmesinden sonra 1920’de Padişah Vahdettin tarafından kapatılmış ve böylece Osmanlıda Demokratikleşme çabaları sona ermiştir.
Osmanlıda parlamenter sisteme geçilemeyişinin çeşitli nedenleri vardır. Fakat bunlardan ikisi dikkat çekicidir. Bunlardan ilki demokrasiye geçme çabalarının geniş halk kesimlerine dayanmaması sınırlı bir grup aydının çabaları sonucu olması, diğeri ise demokrasi demokrasiye geçme denemelerinin imparatorluğunun çöküş dönemine denk gelmiş olmasıdır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel