Orta Çağ İslam Dünyası İle Ortaçağ Avrupası Arasındaki Farklar ve Benzerlikler

Ortaçağda İslam Dünyası ile Avrupa Arasındaki Farklar, Ortaçağ İslam Dünyası ile Avrupanın arasındaki farklar

Orta Çağ İslam Dünyası İle Ortaçağ Avrupası Arasındaki Farklar ve Benzerlikler

1.Ortaçağ Avrupası
Galen’den sonra hekimlik alanındaki gelişme durmadı; oysa felsefe ve bilim tam bir duraklama, hatta yok olma dönemine girmişti. M.S. üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yaşayan İskenderiye’li Diophantus dışında birinci sınıf bir bilim adamına rastlamak olanaksızdır. Diophantus’un çalışmasıyla cebir bağımsız bir disiplin kazandı; fakat ondan sonra bilimin herhangi bir alanında önemli hiçbir katkı göze çarpmamaktadır. Yapılan çalışmalar, çoğunlukla Yunan yazarlarının eserlerini özetleme ve yorumlama biçiminden ileri gitmiyordu. Bilimsel nitelik taşıyan tüm sorunlar üzerinde Aristoteles başvurulan tek otoriteydi ve gözleme dayalı olgularda bile onun sözünden çıkılmıyordu. Felsefe ve metafizik de Yeni-Platonculuk egemendi. Ortaçağın karanlığı, Hiristiyanlık ve Yeni-Platonculuğun mistisizminin kucaklaşmasından doğmuştur.

Bu gerileme de başlıca iki etkenin rolünden söz edilebilir. Etkenlerden biri Roma yönetiminde eğitimin bilimsel ilgiyi beslemek yerine “hamaset” edebiyatına ağırlık vermesidir. İkinci etken İskenderiye’nin zamanla dinsel çatışmaların içine düşmesi, bağnaz güçlerin eline geçmesidir.
M.S. 800-1100 arasına rastlar. Bu dönemde “İnanıyorum, çünkü başka türlüsüne olanak yoktur. “ akla bir tepki söz konusudur. Bilimin giderek mistik metafiziğe dönüşmesi, doğayı bağımsız ve açık bir yaklaşımla inceleme olanağını yok etmişti. Öte yandan, Romalıların Stoa felsefesi de olgusal bilgiye değil, insanın ahlaki düşünce ve davranışına dayanarak aramaya yönelikti. Bu dönemde astroloji büyük önem kazanır ve yıldızların, insanların yaşamlarını biçimlediğine, Zodyak’ın her burcunun insan vücudunda belli bir kesimi, her gezegenin belli bir organı etkilediğine kuşkusuz bir gözle bakılıyordu.

Altıncı yüzyılın ilk yarısında yer alan iki olay, klasik çağın her yönüyle sonunu, karanlık çağın başladığını simgeler. Bunlardan biri İmparator Justininu, Platon ile Aristoteles’in Atinadaki okullarını Hiristiyanlığa aykırı sayıp kapatma, diğeri de Romalı bir soylu olan Boethius’un “seküler” (laik) nitelikteki yazılarından dolayı kilise tarafından ölüm cezasına çaptırılması. Boethius antik düşüncenin son temsilcisidir. Aritmetik, geometri, müzik ve astromi ile ile ilgili yazıları ders kitapları olarak kullanılmıştır.

2. İslam Dünyasında Bilim
İslam dininin ortaya çıkışıyla tarihin parlak dönemlerinden biri başlar. Arapların başlangıçta komşu oldukları ülkelerin fetihleriyle başlayan yayılmaları çok geçmeden bilim ve felsefede önemli meyveler verir. Araplar aslında ne koyu dindar, ne de gerçekten asker ruhluydular. Daha çok din yayma amaçlı başka ülkeleri ele geçirdiler. Grek bilgi hazinelerini ortaya çıkararak Arapçaya çevirme yoluna gittiler ve çok geçmeden çevirici, yorumcu ve inceleyici olarak başarılı sonuçlar ortaya koydular. Amaçları yeni bilgi üretmekten çok eldeki bilgileri toplamak ve işlemekti. Böylece Arapların Yunan düşüncesiyle tanışması böyle başlar. Sekizinci yüzyılın sonlarına doğru ünlü halife Harun-el-Raşid, Aristoteles’in tüm kitaplarını, Hipokrat ve Galen gibi ünlü hekimlerin yapıtlarını Arapçaya çevirir.
Arapların en parlak başarıları matematik, tıp ve kimya alanlarında kendini gösterir. Fizik ve gözlemevleri kurmak dışında astronomide o kadar katkıları göze çarpmaz. İslam bilginleri için yalnız madde değil, uzay ve zaman da atomsal yapıya sahipti. Allah atomları tüm özellikleriyle yeniden yaratır. Bu sürekli yaratış, evrenin sürekliliğini koruması içinde önemlidir. Aksi halde tüm varlıklar bir rüya gibi yokluğa karışır.
İslam biliminin en parlak dönemi sekizinci yüzyılın sonlarında başlar, Kimya ve hekimlikte sağlanan gelişmeler de bu döneme rastlar. Kimya çalışmaları günlük ve pratik amaçlara yönelikti. En ünlü kimyageri Ebu Musa Cebir İbn Hayan’dı. Karbonat denilen birleşiği oluşturduğu, arsenik ve antimuanı sülfürlerinden ayırdığı söylenir. İkinci isim Geber’dir. Buharlaştırma, süzme, eritme, damıtma, kristalleştirme gibi yöntemler üzerinde çalışmıştır. Civa sülfatı ve bazı oksitleri bulduğu, sülfürik ve nitrik asitleri hazırladı kaydedilir. Tıp alanında yapılan çalışmalarda ise İranlı hekim Ebubekir El-Razi çiçek ve kızamık hastalıkları üzerindeki eserleriyle tanınmıştır.
Optik alanında El Hazen’in çalışmaları ve matematikte de İbn Sina’nın çalışmaları dikkate değerdir. İbn Sina’nın “Kanun” adlı kitabı İslam kültürünün en yüce yapıtlarından biriydi.
İslam biliminin belirgin özelliği, daha çok çeviri yoluyla elde edilen bilgi ve kültürün işlenmesi göze çarpar. Gerçek bilimsel ilerleme ve buluşlardan çok ansiklobedik bilgi toplama ve bunlar üzerinde yorum yapma önem kazanır. En seçkin bilgin ve düşünürler bile doğa ile doğrudan karşılaşmak yerine, kitaplardan öğrenmeyi ve öğrendiklerini gene kitaba dökmeyi yeğlemişlerdir. Bilginlerin sadece kendi alanlarında değil başka alanlarda da kitap yazdıkları görülmektedir. Örnek El Razi bir çok alanda kitap yazmıştır. Bu dönemin ünlü bilginleri arasında Ömer Hayam, İbn Rüşd, Kurtuba (Cardoba) ve Gazali gelmektedir.

İslam döneminin bilime kazandırdıklarını şu üç nokta etrafında toplayabiliriz:
1. Cebir ve geometride bazı ilerlemelere karşı geometride Öklid’i aşan herhangi bir gelişme göze çarpmaz. Bugün kullanılan sayı sistemi, kökeni Hint kaynaklarında da olsa, Arapların bilim dünyasına armağan ettikleri belki de en önemli katkılarını oluşturur.

2. Fizik, İslam döneminde olgulara dönük deneysel nitelik kazanır. Eski Yunan’ın spekülatif veya metafiziksel yaklaşımı bu dönemde etkisini yitirir. Buna örnek olarak değerli taşların özgül ağırlıklarının Archimedes yöntemiyle saptanması gösterilebilir. Ayrıca gen bu dönemde optik araçların bilimsel değerinin iyi anlaşıldığı görülmektedir.
3. Kimyadaki çalışmaların simyadan tam bağımsız bir kimlik kazanmamakla birlikte, bilimsel yönden doğru yola çıktığı söylenebilir.
İslam biliminin gerilmesinde maddi ve manevi nedenler vardır. Maddi nedenler ekonomik sosyal ve ekonomik alanda gerilik görülmektedir. Manevi alanda ise eğitim yetersizliği, din ve felsefede gelenek eksikliği ve kişilerde salt bilgiye karşı ilginin zayıflamasıdır. İslam biliminin canlılığını yitirmesine başka bir etmen ise din ile felsefenin bağdaştırılamamış olmasıdır. Bilimlerin gelişmesi için özgür felsefi düşünce ve tartışmanın yaratacağı rasyonel bir atmosfere ihtiyacı vardır. Bir diğer sebebi de eğitim verebilecek medreselerin açılmasında geç kalınmasıdır.
Arapça kitaplarının Latinceye çevrilmesiyle de bu kitapta toplanmış olan bilgi ve düşüncelerin Avrupa’yı etkileme olanağı doğar. Birkaç Avrupalıların kendini Müslüman öğrencisi gibi gösterip Kurtuba medresesindeki dersleri izlemesi ve memleketine döndüklerinde bu öğretilerin özetini yayınladığı görülmektedir. Dolayısıyla 12 yy’dan başlayarak Avrupa’da bilim ve felsefeye karşı olan ilginin artması ve güç kazanmasında çeviri başlıca etken olmuştur.

3 – Skolastik Dönemde Bilim
Batıda ise bu dönemde birkaç girişimden söz edilmektedir. Bunlardan biri 787’de Fransa’da Şarlman’ın başlattığı eğitim hareketidir. İmparator tüm kilise ve bağlı kuruluşların okul açması için izin verir. Laik eğitime yönelik okullar ileride kurulacak olan üniversitelerin temelini oluşturur.
Frederik döneminde (Roma İmparatorluğu 1194-1250) bilim yeniden canlılık kazanmıştır. Salerno tıp biliminin en önemli merkezi olmuştur.Bologna üniversitesi hukuk öğretimi ile başlar, çok geçmeden felsefeye de yer verir. Aynı dönemde Paris’te öğretim üyeleri kendi yönetimlerinde bir diyalektik okul kurarlar. Bu model İngiltere’de benimsenir ve Oxford ve Cambridge üniversitelerinin ortaya çıkması öğretim üyeleri loncasının girişimiyle gerçekleşir.
Bilimin gelişmesinde aynı zamanda iki farklı görüşe sahip manastırın etkisi olmuştur. Bunlardan biri 1209’da Fransisken (Gri Frerler) tarikatı, diğeri de 1215’de Dominiken (Siyah Frerler) dır. Başlangıçta her iki tarikatta dinsel kuruluşlardı. Giderek birincisi bilime, ikincisi öğretisel felsefeye (düşünce tarihine) yaptıkları katkıyla tanınır.
Ortaçağın en büyük din düşünürü St Thomas Aquinas Dominiken düzenine bağlıydı. Thomas kutsal ve kutsal olmayan bilgilere akılcı bir temel arardı. Bu görüş, Aristoteles bilimi ile Hıristiyan öğretisinin kaynaştığı, yaratılışın amacı olarak insanın alındığı, evrenin insan duyarlığıyla tanımlandığı bir görüştür. Thomas’ın öğretisi giderek katı, değişmez ve söz götürmez sayılır ve Aristoteles’e dil uzatmak Hiristanlığa dil uzatmak olarak algılanır.
Fransisken’lerin yetiştirdiği bilim adamları arasında ise Roger Bacon (1214-1294) yer alır. Bacon hiçbir makam ve rütbesi olmayan bir rahiptir. Bacon ışığın yansıma ve kırılma yasalarını biliyor, merceklerden nasıl gözlük ve teleskop elde edilebileceğini açıklıyordu. Gezegenlerin çembersel olduğu öğretisine belki de ilk karşı çıkan oydu. O aynı zamanda bilimin deneye dayanması gereği üzerinde ısrar eder. Kesin bilgiye bizi bilim götürür; deney dışında her şey tahminden ibarettir ona göre. Öte yandan skolastik düşünceyi eleştirir ve filozofların antik dili bilmediklerinden dolayı hataya düştüklerini söyler. Bacon tam bir devrimci sayılmaz çünkü bilim ve dinin er geç bağdaşması gerektiğine içten inanıyordu.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel