Mevlana’nın Birbirinden Güzel Sözleri

Mevlana’nın Sözleri

İslam Felsefesi ana hatları ile Dehrîler (materyalistler), Tabiî ler(tabiatçılar), Meşşaîler (Aristo’cu, rasyonalistler, bilginin kaynağı akıl), işrakîler (bilginin kaynağı tecrübe, sezgi ve keşf), ihvan-ı Sofa ve bağımsız filozoflar olarak gruplandırıl maktadırlar. Mevlana sonuncu grupta, bağımsız filozoflardan biri olarak değerlendiril­mektedir. Tasavvuf! olarak ise kendi adıyla anı lan Mevlevîliğin kurucusudur.

Bir âlim, şâir, mütefekkir, filozof ve sufi Mevlana Celaleddin “pergel gibiyim, bir aya­ğımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde, öbür ayağımla yetmiş iki milleti dola­şıyorum” diyerek bütün insanlığı kucaklama­ya hazır bir Müslüman olduğunu göstermişti.

Sahip olduğu tasavvuf anlayışı Mevlana’ya “bu yanda ölüm, öbür yanda doğumdur” dedirtmiştir. Aynı şekilde “Tanrının sanat eseriyiz. O sanat­çı tarafından avlanmışız bir kere. Canın muradını candan niçin esirgeyelim.” “(Elest) kumaşından bir hırkamız var. Gönlümüzü bir oyuncak gibi o sevgilinin eli­ne vermişiz. Onun şuh ve mest gözlerinin mezhebindeyiz” ifadeleriyle ölümü kutsamış; soğuk ve korkulan bir hadise olarak hiç düşünmemiştir. Ölüm bir taraftan fena âlemden bekâ yurduna kanatlanış, diğer yandan mâsivâyı terk edip mutlak varlıkla birleşmedir; bir diğer açıdan bakınca ebedi­yen sevenlerinin, ariflerin ve belki de tüm insanlığın gönlüne yerleşme hadisesidir. Şu sözleri bunu anlatıyor “Ölümümden sonra, mezarımızı yerde arama / Bizim mezarımız ariflerin gönülleridir.”

Tasavvuftaki devir anlayışı da Mevlana’nın ölüme bakışını açıklamaktadır:

“Maden olarak öldüm, bitki oldum,/bitki olarak öldüm hayvan oldum,/hayvan olarak öldüm insan ol­dum./Niçin korkayım? Ölmekle ne kaybettim’î’/Buna rağmen meleklerin kutsiyetiyle yücelmek için/bir kere daha insan olarak öleceğim./Fakat meleklikten de geçmeliyim. /Allahtan başka her şey yok olur,/Ben melek ruhumu feda edince /Hiçbir aklın henüz tasavvur edemediği bir şey olacağım/Ah! Var etmeseydin ne olurdu beni! Çünkü yokluk/Org nağmeleriyle “yine O’na döneceğiz.”

Bir bakıma her ölümden sonra bir yüceliş ve başka varlık olarak tekrar doğuş sonunda Mutlak Vücûd’a (Allah)a kavuşacaktır. Mevlana bu anlayışla ölümü Mutlak Varlık ile birleşmek, ölümlü iken ebedî olmak olarak görüyordu. Bütün varlıklar aslın­da birlikti, o halde Yüce Varlık’ tan bir parça olduğuna ve O’na döneceğine göre O’na layık yaşamalıydı. Mâsivâ ehlinin bedeni çürüyüp giderken, mâsivâyı terk edenler, ölmeden önce ölüp, “ben’liken geçip şeriat, tarikat, marifet yolların­dan hakikat mertebesine ulaşıyorlar ve buna “fenâ fi’llah” hâli deniyordu. Böyle bir ölüm iki dünyada da sevilen bir kulun Rabbine kavuşması idi. Burada, fenâ âleminde sevili­yor, rabbınin katında, beka âleminde de seviliyordu. Bunları şöyle anlatmıştır: “insanın insanlığı dünyadan kaçmasında, hayvanlığı da Tanrı’dan kaçmasındadır.” Bir başka yerde de “dünya Allah’tan gafil olmaktır. Yoksa kumaş, gümüş, altın, oğul ve kadın değildir.” Ona göre sâlik Allah’ın nuru ile baş­tan ayağa nurlanırsa o zaman, o, hâl dili ile bilâ ihtiyar “ene’l- Hakk” der ve artık o. hâl ile Hakk olmuştur. Demir ancak kıp­kırmızı bir ateş hâline geldiğinde “ben ateşim” diyebilir. Şu sözleri onun bu konudaki fikirlerini bize anlatmaktadır: “Biz böyle olduğumuz için kalp ulûhiyetin aynasıdır.” “Ey kâlb! Biz bir uçtan bir uca aradık, sorduk./ Sevgiliyi senin içinden başka bir yerde asla görmedik.” “Altı yönden de bağlanmış olsan korkma/Gönlünün ta içinde sevgiliye gizli bir yol var.” Ona göre Âşık ve Mâşuk’un birbiri içinde eriyip, aynı zaman­da hem Âşık hem de Maşuk olarak tek vücut oldukları bu bir­leşme hâli gerçekleşince bütün dinler ve milletler de tek din ve millete dönüşür, işte bunun için o “ben yetmiş üç mezhep ile beraberim” diyor ve “Yine de gel, yine de gel, her ne isen öyle gel!/ister kâfir, ister Mecus, ister putperest ol, yine de gel/ Bizim dergâhımız ümitsizlik dergahı değildir/ Yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel” diyordu. Bu sevgili ile birleşip tek vücut olma hâli, Attar’a göre hakikat yolcusunun tam bir yokluk hâlidir. Bu yokluk hâlinde milletler ve dinler de yok olmuştur. Artık bu hâlette ne din ne dinsizlik söz ko­nusudur. Artık masiva terk edilmiş, sâlikin son menzili olan hakikate ve fena fi’llah’a ulaşılmıştır. O kişi artık hayvanlık derekesinden insan-ı kâmil derecesine yükselmiştir, insanı dünyevi ve şeytani hazların tuzağına çeken nefs-i emmâreden tamamen kurtulmuştur.

Mevlana bu anlayışından dolayı ölümü sevgiliye kavuşma anı görmüş, cenazesinde ağlamamalarını vasiyet etmişti. Ha­lifelerinden Şeyh Selahaddin’in cenazesinde müezzinler ve hafızların yanı sıra şarkıcılar ve def çalanlar da vardı. Din­dar halk bunu eleştirince “cenazenin önündeki müezzinler, okuyucular ve hafızlar bu ölünün mümin olduğuna ve İslam şeriatında öldüğüne, bizim şarkıcılarımız ise bu ölünün hem mümin, hem Müslüman ve hem de âşık olduğuna şahadet ediyorlar” demişti. Bir beytinde, 

“Mezarımı ziyarete gelirsen üstümdeki toprak yığını oynar görünür sana. Kardeş, mezarıma defsiz gelme. Tanrı meclisinde gamlı ol­mak yaraşmaz.”

Derken başka bir gazelde ise:

Öldüğümde, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma… Bana ağlama, yazık, vah deme. Şeytanın tuzağına düşersen, vahlamanın sırası o za­mandır; işte o anda yazıklar olsun denir. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık sayma, benim buluşmam ve kavuşmamdır o an. Mezara defnedildiğimde elveda deme. Mezar cennet ka­pısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle ay batmakla zail mi olur? Sen battı sanırsın, hâlbuki o doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır. Mezar hapisha­ne gibi görünür, aslında canın hapisten kurtuluşudur. Yere hangi tohum atıldı da bitmedi? Hangi kova kuyuya salındı da dolmadı? Can Yusuf’ u kuyuya düşünce niye ağlasın? Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Artık, hay huydan uzak mekânsızlık âlemindesin” diyordu

Hastalanınca eşi Kerrâ Hatun “keşke yüzlerce yıl yaşasaydı: dünyayı hakikat ve mana incileriyle doldursaydı” diye söy­lenmişti. Bunu duyan Mevlana “Sen bizi ne sandın? Biz ne Fir’avn, ne de Nemrud’uz. Biz başkalarına faydalı olalım diye, bu dünya zindanında kaldık. Yoksa kimin malını çalmışız ki. mahpus kalalım diyerek ölümü bu dünya hapishanesinden kurtuluş olarak gördüğünü söylemişti.

Hastalığında öleceğini anlayınca iniltili seslerle son gazelini okurken

“Canı sen aldıktan sonra ölmek şeker gibi tatlı,

Seninle olduktan sonra, ölüm tatlı candan daha tatlı.”

Mısralarını terennümden sonra kelime-i şahadet getirmişti. Güneş guruba girmek üzereyken çevresine memnun, müte- bessim ve bahtiyar olarak bakmaya başladığından oğulları bir an babalarının acılarının dindiğini ve iyileştiğini sandılar. Heyhat, acıları gerçekten dirımişti, ama bu diniş onların san­dığı gibi değildi. Sevgiliye vuslat böyle olmalıydı. Gökteki güneş batarken. Anadolu’nun irfan güneşi de aynı anda bat­mıştı (17 Aralık 1273). Ancak ziyası ve nuru hiç sönmeyecekti.

Tasavvufa göre masivayı terk edip, mutlak varlığa kavuşan kişi zaten “ölmeden ölmüş” sayılıyordu, insan-ı kâmil ve ârıf kişilerin hayatı da. cemiyetleri de. ölümleri de güzel oluyor­du. Hem insanlar tarafından, hem ele Rabbınce sevilen kişi ölümü soğuk ve üzücü bir hâl olarak değil, şeb-i arus (düğün gecesi) olarak değerlendirmeliydi. Çünkü dünyada hem in­sanlara. hem de Rabbe karşı suç işleme ihtimali varken, gü­nah işlemeden Allah’a kavuşmak ne güzeldi. Hem bu taraf­la, hem de öbür tarafla ilgili veremeyecek hesabı yoktu. Bu gidiş sevgiliye mesûd ve bahtiyar olarak kavuşma gidişiydi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel