İslam Devletinde Bulunması Gereken Özellikler

İSLAM DEVLETİNDE BULUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER

İslâmî devlet, İslâm’ın bir parçasıdır. İslâm ise bir bü­tündür, dünyevî ve ruhânî ikiliğe yer vermez. Onda haya­tın her cephesi birbirinden ayrılmayacak şekilde içiçe geçmiştir. Bu özelliği, Batı kafası ile düşünen sistemin dı­şından bakan kişiler bilemezler, ve İslâmî devletin unsur­larını yanlış biçimlerde tarif ederler. Bey’ati, basit bir top­lum sözleşmesi olarak görürler.

Gerçekte “Sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmiş olurlar, Allah’ın eli onların eli üstündedir…” (el-Feth, 48/10) âyeti, bey’atin, halife vasıtasıyla Allah’a olacağını açıklamaktadır. Hakimiyet, Allah’ındır. İlâhî iradeyi ise, cemâatin iradesi temsil eder. Devlet, Allah için vardır ve icraati doğru yola ters düştüğünde düzeltilmelidir. Cum- hür-ı ulemâ, Allah için toplumu ayakta tutacak, halka yön verecek, suç işleyenlere ceza verecek, zekâtı toplaya­cak, ülkeyi koruyacak bir devlet yapısının ve başında bir imamın (halifenin) bulunmasının zorunluluğu konusunda görüş birliğindedir (et-Taftazanî, Şerhu’l-Akâid, İstanbul 1326, s. 181).

Ülke kavramı İslâm’da bütün İslâm topraklarına şâmil­dir (tek devlet, tek ümmet). İslâm’a göre dünyada iki re­jimin egemenliği sözkonusudur. 1) İslâm’ın egemen ol­duğu ülke, dâru’l-islâm (İslâm ülkesi); 2) Küfrün yani va­hiy kanunları dışında, beşer kanunlarının hüküm ve de­ğerlerinin egemen olduğu ülke (dâru’l-harb).

Devletin diğer bir unsuru beşerî unsurdur. İslâm devle­ti, ırkî, coğrafî ve etnik bir temele dayanmaz. İslâm’da bu unsur ümmettir. Müslümanlar tek ümmettir; vatan, renk, dil, menşeleri ne olursa olsun, “müminler ancak kardeş­tir.”

İslâm devletinin tebaası olan herkes, inansın veya inan­masın İslâmî hükümlere uyar. İslâmî devlet insan unsuru­nu iki kısımda ele alır: 1. Müslüman vatandaşlar, 2. Gayr- i Müslim (Zımmi) vatandaşlar. İslâmî devletin teme­li müslüman vatandaşlardır. İslâmî tâbiiyet, imana daya­lı olup, müslümanlığını ilân eden her insanın İslâmî hü­kümlere göre yaşayabileceğini öngörür. Ancak, herkesin müslüman olmadığı ve olamayacağı bir gerçektir. Bu ba­kımdan İslâmî devlet müslüman olmayan vatandaşlarına karşı en adil tavrı belirlemiş; onlara İslâm’ın bütün müslümanlar için verdiği teminattan ayrı ve ek olarak, inanç hürriyetini mal ve can güvenliklerini bir anlaşmayla belirleyebilmek imkânı da vermiştir. Bu akidlerde söz konusu edilen zımmîiere verilmiş hiçbir hak, halife dahil, kimse tarafından ihlâl edilemez.

Zimmet akdi genellikle müslüman olmayan ve İslâm hâkimiyetini kabul eden herkesle yapılır. Ancak Arap putperestleriyle zimmet akdine girişilmez. Zımmîler, cizye verir; İslâm aleyhine propaganda yapamaz; “müslümanlara karşı eyleme geçemez”, kendi dinlerinde de yasak olan fiilleri yaptıklarında İslâm hükümlerinin kendilerine uygulanmasını kabul ederler. İslâmî devlet de onlara inanç, ibadet, can, mal, ticaret güvenliği getirir. İslâmî vatan kavramı evrensel olup “dâr”, vatan kavramından da farklıdır. İslâmî hükümlerin uygulandığı her yer vatandır.

Bir ülke, coğrafi bakımdan İslâm ülkesine yakın olmakla, yahut halkı arasında İslâm’ı yaşayanlar vardır diye dâru’l-islâm olamaz. Tâif şehri çok yakın olmakla birlikte Mekke’nin fethiyle İslâm ülkesi olmamıştır. Yüzyıllarca İslâm egemenliğinde kalmış, Şerîat uygulanmış ülkelerde toplumsal ve tarihi şartlarla bu hükümler ortadan kalkmışsa, artık o ülke İslâm ülkesi sayılmaz.

Yani bir ülkenin İslâm veya harp ülkesi olup olmadığının ölçüsü egemen olan hükümlerdir. Hükümler İslâmî, ise, ülkede İslâm ülkesi olur.

imam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre;

1. Şirk ehlinin hü- kümlerinin uygulamaya geçirilmesi,

2. Dâru’l-harb’e bitişik olması,

3. Hiçbir müslüman ve zımmînin ilk emanı ile emin olma ihtimalinin kalmaması gibi üç sebeple İslâm ülkesi küfür ülkesine dönüşür, imam Muhammed ile Ebu Yusuf bir şartla dönüşür, demişlerdir. O şart, küfür hükümlerinin egemen olmasıdır (el-Haskefi, ed-Durru’l Muhtar ve ibn-i Âbidin, Reddü’l-Muhtar, ale’d-Dürri’l Muhtar, el-Meymeniyye baskısı, III, 260 vd.). Dâru’l-islâm’ın dâru’l-harb’e dönüşmesi için imam Ebu Hanife’nin ileri sürdüğü bu üç şarttan söz ederek, böyle bir dönüşmenin, eskilerin İslâm ülkesi olan topraklar için bugün söz konusu olmadığını ileri sürecekler bulunabilir. Ancak burada şunu hatırlatalım:

 Bu ülkede İslâm ahkâmı değil, beşerî hukuk hükümleri yürürlüktedir.

2-  Daru’l-harbe hem siyasî hem İktisadî paktlarda antlaşma ve sözleşmelerle, hem de coğrafî olarak bitişik ve içiçedir.

3-   Bir zamanlar İslâm diyarı olan bu ülkelerde insanlar (müslümanlar ve kâfirler de) İslâm’ın emanı ile emin değildirler.

Dâru’l-harb (savaş ülkesi) İslâm hükümlerinin uygulanma imkânı bulamadığı yerlerdir. Bu ülkede insan unsuru müslüman da olsa, savaş ülkesi olması kuralı değişmez.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel