Evliya Çelebi Kimdir Biyografi

Evliya Çelebi’nin Hayatı, Eserleri, Karakteri ve Edebi Kişiliği Hakkında Bilgi Bulunduran Paylaşım Platformu.

Evliya Çelebi

Bir yazar için asıl olan, ortaya koyduğu eseridir. Söz konusu Evliya Çelebi olunca, eserine geçmeden önce ”tercüme-i hal’‘ine (biyografisine) bakmak gerekir. Zira onun Tercümei Hali öyle sıradan bir hikaye değildir; tam tersine, bir insanın hangi sebeplerle seyyah olduğunun bugüne de ışık tutacak ibretli bir belgeselidir.

Kendi ifadesine göre soyu Ahmet Yesevi’ye kadar uzanan Evliya Çelebi, Tahminen 1611 yılında İstanbul’un Unkapanı semtinde doğdu. Babası, saray kuyumcubaşılığını yapan ve aynı zamanda hattat ve nakkaş da olan Derviş Mehmet Zılli Efendi’dir. Annesi ise Sadrazam Melek Ahmet Paşa’nın kız kardeşidir. Mahmut adında bir erkek kardeşi, inal adında da bir ablası vardır. Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı üzere saraya yakın bir aileye mensuptur.

Evliya Çelebi böylesi bir ortamda eğitimine başlar. İlköğrenimden sonra tahsilini önce medresede ardından Enderun’de sürdürür. Okul bilgilerinin dışında musiki ve hat dersleri de alır. Arapça, Farsça, Rumca ve Yunanca öğrenir; ayrıca Kur’an hafızı da olur. Bu donanımı sayesinde sarayda ve daha pek çok yerde müezzinlik de yapar. Öte yandan ilim ve sanata olduğu gibi spora da düşkündür. Sporun hemen bütün dallarıyla meşgul olur, bilhassa atıcılık, güreş ve binicilikle yakından ilgilenir.

Evliya Çelebi, kişilik olarak üstün bir karaktere sahiptir. En önemli özelliği ise hoşsohbet, samimi, cana yakın ve hareketli birisi olmasıdır. Bu özelliği onu çok geçmeden devrin padişahı IV. Murad’ın nedimi (sohbet arkadaşı) yapacaktır. Bu yakınlığın ardından Evliya Çelebi’yi devlet görevlisi olarak görürüz. Bu bağlamda vergi memurluğu, elçilik gibi görevler yapar. zaten gezip gördüğü yerlerin çoğuna da bu sıfatlarla gidecektir.

Evliya Çelevi’de fıtrat olarak bir gezi merakının olduğu muhakkaktır. Çocukluk ve ilk gençlik çağlarında İstanbul’un pek çok yerini gezmesi, üstelik bu gezileri büyük bir ilgi, sevgi ve merakla yapması bunu gösterir. Yaşadığı şehri herşeyi ile tanıma merakı onun için adeta bir hayat tarzına dönüşmüştür. Dahası, babası ve dostlarının anlattıkları seyahat hikayeleri onun gezi merakını daha da artırmışa benzemektedir. Sonraki yıllarda, sohbet arkadaşı olduğu padişah IV. Murad’ın ”Pek çok memleketin tarihi nice kitaplara ilham olduğu halde benim ve dedelerimin payitahtı henüz anlatılmadı.” şeklindeki serzenişinin de Çelebi’nin Seyyah oluşunda önemli bir sebep olarak görülmesi gerekir.

Evliya Çelebi, bütün bu sebeplerin yanında seyahat sebebini bir rüya ile açıklamak ister. Seyahat arzusu ile dolup taştığı günlerin birinde (19 Ağustos 1630) evinde otururken uyku ile uyanıklık arasında bir rüya görür. Rüyasında Ahi Çelebi Camii’ndedir. Birden kapı açılır ve içeriye nurdan bir cemaat dolu verir. Bunlar Hz. Peygamber ve arkadaşlarıdır. Onları hayranlıkla seyretmeye başlayan Çelebi’nin yanına daha sonra Saad b. Ebi Vakkas gelir ve onu Peygamberimizle tanıştırır. İşte ne olduysa ondan sonra olur. Hz. Peygamber’i karşısında gören Çelebi, onun şefaatini dilemek maksadıyla ”Şefaat ya Resulullah” diyeceği yerde dili sürçer ve ”Seyahat ya Resulullah” deyiverir. Rüya bu ya, Hz. Peygamber bu söyleyişten çok hoşnut olur. Rüyadaki bir diğer ayrıntı da Hz. Peygamber’le birlikte camide bulunan Saad b. Ebi Vakkas ona gezip gördüğü yerleri yazmasını tavsiye eder.

Evliya Çelebi, gördüğü bu rüyanın tesiriyle heyecan içinde yatağından fırlar. Sabahı zor eder. Sabah olunca da Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyhine rüyasını tabir ettirir. O da kendisine bizzat Hz. Peygamber tarafından seyahat izni verildiğini ve seyahata çıkması gerektiğini söyler. Saad b. Ebi Vakkas’ın rüyada kendisine dediği gibi Mevlevi şeyhi de benzer bir tavsiyede bulunarak ondan önce İstanbul’u yazmasını ister. Evliya Çelebi’nin sevincine diyecek yoktur. Çünkü ailesi de bu durum karşısında itirazından vazgeçecek ve durumu kabullenecektir. Nitekim rüyası babasına anlatıldığında o da artık oğlunun seyahat arzusunu kabullenerek ona gerekli izni verir. Burada ilginç olan, babasının da aslında bu izni gördüğü bir rüyaya bağlayarak vermiş olmasıdır. Hadise şöyle gerçekleşir: Evliya Çelebi, Mevlevi şeyhiyle görüştükten sonra hiç vakit kaybetmeden onun ” Önce İstanbul’umuzu yaz!” sözüne bianen 1630 yılında 19 yaşında iken İstanbul ve çevresini gezer. Daha sonra ise babasından habersiz bir Bursa gezisi yapar. Dönüşünde babası onu ”Hoşgeldin Bursa Gezgini” diyerek karşılar. Bu duruma şaşırır ve bu gezisinden nasıl haberdar olduğunu sorduğunda ondan şu cevabı alır: ”Evimizden  habersizce çıkıp gittiğinde senin için çok dua ettim. O gece rüyamda seni Bursa’daki Emir Sultan Tekkesinde seyahat için dua ederken gördüm. O gece, pek çok ermiş benim sana seyahat izni vermem için bana rica ettiler. Bende sana gereken izni verdim. Anlaşıldı ki sana gezip dolaşmak vacip oldu.”

Bu konuşmanın sonunda babası der ki: ”Ama sana bu konuda bazı öğütlerim var. Şimdi otur da dinle!” Babasının Çelebi’ye verdiği öğütler, İslami terbiye bağlamında bir babanın evladının iyi yetişmesi için verdiği öğütlerden öte, seyahat konusunda da önem taşıyan ifadelerdir. Babası ona bir anlamda seyahat, gurbet konularında dikkate değer bir yol haritası çizmektedir.

Kültürümüzde ”seyehat”, ”seyehat yazarlığı” denilince ala gelecek ilk önemli isim mutlaka Evliya Çelebi olacaktır. 17. yüzyıl Osmanlı coğrafyasının neredeyse tamamını gezerek, görüp yaşadıklarını yazıya aktaran bu ünlü seyyahımız böylece ortaya bütün bu coğrafyanın tarihini, kültürünü, edebiyatını, musikisini, adetlerini kısaca aklınıza gelebilecek her yönünü anlatan bir eser çıkarmıştır.  Üstelik Evliya Çelebi, kimi seyyahlarda gördüğümüz gibi bir maceraperest seyyah değildir. Her ne kadar onun seyehat aşkı ”hüsn-i tal’lil” (güzel bir sebebe bağlama) yoluylabir ”rüya” meselesine dayandırılsa da aslında bilinçli bir tercihtir. Bu tercihi onun bir çağa tanıklık etmesini sağlamıştır. Seyahatleriyle amacı, geleceğe o devirden ”sahih” fotoğraflar sunmak, kayıp giden zamanın elinden gelecek adına bir şeyleri kurtarmaktır. Dolayısıyla kendi tarihine yolculuk yapacaklar için bir imkan hazırlamaktır.

Dahası, bu imkan sadece bizim için de değildir; bütün bir insanlık içindir. Nitekim biz Evliya Çelebi’yi ”maceraperest” bir seyyah olarak görür ve anlatımlarını ”abartılı” bulurken Yunanlılar, Macarlar ve daha pek çok millet onu kendi tarihlerine yapacakları yolculukta vazgeçilmez bir klavuz olarak kabul etmektedirler. Dileriz, artık bizim de bu ”bilgin” ve ”bilge” seyyahımızı gerektiği gibi tanıma, anlama günlerimiz gelir ve onu yeniden keşfederiz.

No Responses

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel