Cumhuriyet in Kurulduğu Yıllarda Yayın Yapan Gazeteler ve Radyolar

Cumhuriyet Dönemi Gazeteleri, Cumhuriyet Dönemi Radyoları, Cumhuriyet’in Kurulduğu Yıllarda Yayın Yapan Gazeteler Nelerdir?, Cumhuriyet’in Kurulduğu Yıllarda Yayın Yapan Radyolar Nelerdir?

Sevgili Okurlar Bu Yazımızda Sizlere
Cumhuriyet Döneminde Yayın Yapan
Gazeteler ve Radyolar Hakkında Bilgi
Vermeye Çalışacağız Şimdiden İyi Okumalar…

CUMHURİYET’İN KURULDUĞU YILLARDA YAYIN YAPAN GAZETE VE RADYOLAR

GAZETELER

Milli Mücadele Yanlısı Olanlar; Tasvir-i Efkâr, Vakit, İkdam, İleri, Yeni Gün
Milli Mücadeleye Karşı Olanlar; Alemdar Gazetesi, Peyamı Sabah Gazetesi, Türkçe İstanbul Gazetesi, Aydede Dergisi, Ümit Dergisi

Anadolu Ajansı’nın Kurulması:

Ulusal hareketin halka ve dünyaya iletilmesi amacıyla Halide Edip ( Adıvar ) ve Yunus Nadi (Abalıoğlu)’nin teklifi üzerine 6 Nisan 1920’de kurulmuştur.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi’nin Kurulması:

Propaganda için 7 Haziran 1920’de Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi kurulmuş, Anadolu Ajansı buna bağlanmıştır. Böylece dış dünyaya ve tüm ulusa kurtuluş mücadelesi anlatılmıştır.

Ceride-i Resmiye (Resmi Gazete):

Takvim-i Vekayi 4 Kasım 1922’ye kadar kesintili olarak devam etti.
Anadolu’da devletin yaptığı işlerin gösterilmesi için 7 Şubat 1921’de Ceride-i Resmiye ( ilk resmi gazete – TBMM’nin yayın organı ) yayınlanmıştır.
10 Eylül 1923’de Resmi Ceride adını almıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra 44. sayıdan itibaren “ Türkiye Cumhuriyeti Resmi Gazetesidir” kaydıyla çıkmıştır.

Not: Mustafa Kemal, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelerek düşüncelerini yaymak için Fethi Bey’le birlikte Minber adında bir gazete çıkarmıştır.

RADYOLAR

Cumhuriyet devri yeniliklerinin meydana geldiği dönemde, kendisi de teknik bir yenilik olarak Türk halkının hizmetine sunulan radyo, diğer yeniliklerden farklı olarak ülkemize daha erken gelmiş ve bir ölçüde inkılapların yerleştirilmesinde kullanılan araçlardan biri olmuştur. Ulus devlet oluşturma sürecinde önemli bir role sahip olan kitle iletişim araçlarından radyonun, genç Cumhuriyetin modernleşme sürecindeki rolüne bakmaya çalışalım.

Elektrik ve elektromanyetik alandaki bilimsel gelişmelerin bir ürünü olan radyo, bir başka deyişle telsiz telefon, kitle iletişim araçları arasında önemli bir yere sahiptir. Bu teknoloji Maxwell, Hertz, Fleming, Stubblefield, De Forest ve Marconı gibi bilim adamlarının buluşlarıyla XIX. yüzyılın sonlarıyla XX. yüzyılın başlarında gelişmiştir. İnsan sesinin elektromanyetik dalgalar aracılığıyla bir yerden bir başka yere iletilebilmesi, iletişim alanında olduğu kadar insanlık tarihinde de önemli bir aşamayı simgeliyordu.1

Dünyada radyo yayıncılığı düzenli olarak 1920’li yıllarda başlamıştır, ancak bu icadın amatörler tarafından yaygın bir biçimde kullanılması biraz daha öncelere gitmektedir. 1917 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim yayınlarına başlanmış, 1921 yılında bu yayınlar normal şekline sokulmuştur. 1922’de İngiltere’de BBC radyosu kurulmuştur.2 Radyo yayıncılığı Fransa ve Sovyetler Birliği’nde 1922’de, Almanya’da 1923’te, İtalya’da ise 1924 yılında gerçekleştirilmiştir. Radyo yayıncılığının Türkiye’de başladığı 1927 yılına kadar sırasıyla Arjantin, Avustralya, Japonya, Norveç, Yeni Zelanda, Hollanda, İsveç, İsviçre, Çekoslovakya ve Güney Afrika Birliği’nde radyolar yayın hayatına başlamıştır.3

Radyonun profesyonel anlamda kullanılmaya başlanmasıyla Türkiye’ye gelişi arasında çok uzun bir süre geçmemiştir. Türkiye’de ilk radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da Büyük Postane’nin kapısı üzerine yerleştirilen 5 kw güce sahip vericiden halka müzik dinletilerek yapılmıştır.4 Ankara’da ise yayının başlaması aynı yılın Kasım ayında gerçekleşmiştir. Radyonun kurulmasında gerek Atatürk’ün gerekse diğer devlet adamlarının olumlu yönde tavır sergilemeleri ve bu işi bizzat desteklemeleri bu iletişim organının yeni kurulan rejimin desteklenmesi ve yerleştirilmesi yönünde önemli bir işlevi olabileceğini kavradıklarını göstermektedir.

Çağdaş bir toplum olma yönünde atılan hızlı adımlar arasında önemli bir araç olarak yerini alan radyo, Türkiye İş Bankası ile bir Fransız şirketinin ortak olarak kurduğu Türk Telsiz Anonim Şirketi (TTAŞ) tarafından işletilmeye başlanmıştır. TTAŞ, radyo satışlarını abonelik yoluyla gerçekleştirmiştir.5 Ankara’da önce Yenişehir’de sonra Cebeci’de radyo yayıncılığına başlanmıştır. Orta dalga üzerinden yapılan bu yayınlarda “yurdu içeride ve dışarıda tanıtmak” için söz ve müzik programları yayınlanmaktaydı.6 Başlangıçta Ankara ve İstanbul’dan 5’er kw’lık yayın gücüyle, Avrupa’da bulunan 123 istasyon içinde önemli bir yere sahip olan radyo, Avrupa ve Amerika’daki hızlı gelişmelere ayak uyduramaması sonucunda oldukça geri planda kalmıştır.7 Buna paralel olarak oldukça zor koşullarda ve teknik imkansızlıklar içinde bulunan Ankara ve İstanbul radyoları, devlet politikasına uygun bir biçimde kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır.8

Yasal düzenlemesi bulunmayan ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’na dolaylı olarak tabi olan TTAŞ, hükümetin göndereceği her türlü bildiriyi ücretsiz olarak yayınlamakla yükümlüydü.9 Radyonun yönetimi 1936 yılına kadar şirket elinde bulunmuştur ve yayıncılık anlayışı da bu doğrultuda gerçekleştirilmiştir.

Radyonun kurulduğu yıllarda yayın saatleri oldukça sınırlıydı ve radyo yayını telgraf kullanımının bittiği saatten sonra başlamaktaydı.10 İstiklal Marşı ile başlayan yayın İstanbul’da 4.5, Ankara’da 3 saat sürmekteydi ve ağırlıklı olarak müzik yayını yapılmaktaydı. İlk yıllarda yazılı basında radyoya ilişkin pek fazla bilgiye rastlanmamaktadır. Radyonun toplumsal bir işlevi olduğu ve halkı eğitmede kullanılabileceği fikri ancak kurulduktan birkaç yıl sonra söz konusu olmaya başlamıştır. Buna paralel olarak 1930 yılı Ocak ayında Maarif Vekaleti’nce radyodan çeşitli konular hakkında konferanslar ile haftada iki gün Almanca ve Fransızca dersleri, altı gün boyunca da Türkçe dersleri verileceği duyurularak bu işlerde görevlendirilecek hocaların isimleri gazetelerde ilan edilmiştir. 11

Radyoda verilen konferanslara bir örnek de Kadınlar Birliği’nin yılbaşında yapılacak israfı engellemek amacıyla 28-30 Aralık arasında verilen konferanslardır.12 Burada radyonun az da olsa toplumu eğitici vasfı göze çarpmaktadır. Fakat aynı yılın sonunda radyodan yeteri kadar istifade edilemediği ve yılda verilen beş on konferans ile günde iki saatlik konserlerden oluşan yayınların bu büyük icadın gerektiği gibi değerlendirilemediğini gösterdiği belirtilmektedir.13

Bu dönemde gazetelerde Avrupa şehirlerinin programlarıyla birlikte yayınlanan radyo programları incelendiğinde yayın akışındaki benzerlik dikkat çekmektedir. Genellikle 12.30’da kısa bir yayından sonra 18.30’da tekrar yayınına başlayan radyonun günlük programı gramofon konseri, alaturka saz, Fransızca ders ve Ajans Haberlerinden oluşmaktadır.14 Üç saatlik akşam yayını 4-5 saate çıkmıştır.15

Henüz bir eğitim aracı haline gelmemiş ve eğlence aracı olarak kullanılan radyonun yayınladığı alaturka musikiye ilişkin eleştiriler 1930’larda başlamış ve 1934 yılında alaturka müziğin yasaklanışına kadar sürmüştür. Öte yandan Atatürk’ün 1930 yılında yaptığı bir röportajda doğu müziği hakkındaki görüşleri sorulduğunda “Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir” şeklindeki yorumu dikkat çekicidir.16 Bu eleştirilerde Avrupa şehirlerinden yayın yapan radyolarla kıyaslanan Türkiye radyosunun yayınladığı müziğin, Batılı çok sesli müzik karşısında zayıf kaldığı iddia edilerek Türk müziğinin çok sesli Batı müziği formuna sokulması istenilmektedir.17

Bir süre sonra bu düzeltme işinden de vazgeçilerek Şark musikisinin “inletip ağlattığına” hükmedilmiş,18 alaturkanın ıslahının medresenin veya mecellenin ıslahını düşünmekle bir olduğu vurgulanarak, bundan sonra Türklerin Garp beynelmineli olan musikiye benliklerini katmaları gerektiği belirtilerek, basın yoluyla musiki inkılabı olarak adlandırılan radyodaki alaturka müzikten Batı müziğine geçişin kamuoyu oluşturulmuştur.19 Musiki konusunda sergilenen bu ciddi yaklaşımın altında Batılılaşma konusunda gösterilen hassasiyet yatmaktadır. 1930’ların başından itibaren kültürel alandaki kurumsallaşma sırasında, topyekün Batılılaşma ihtiyacının bir gereği olarak musikinin de şark etkisi altında kalmasının mümkün olmayacağı öngörüsü ile Batı musikisi esas alınmıştır. Üstelik Garp musikisi milli musiki olarak benimsenmiştir.

Türk inkılabının ilkelerinin yerleştirilmeye çalışıldığı bu dönemde inkılap bir bütün olarak düşünülmüş ve fikirde olduğu kadar sanatta da yeni hamlelere ihtiyaç duyulduğu sıkça ifade edilmiştir.20 Tek parti idaresi bu tür hamlelerin kendi öncülüğünde, gençlerin desteğiyle yapılmasını istemektedir ve musikinin değiştirilmesi radyo aracılığıyla yapılan bu hamlelere bir örnek teşkil etmektedir.

1 Kasım 1934’te Meclis’te yaptığı konuşmada Atatürk, “Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musikide değişikliği alabilmesi kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir…”21 diyerek konuya olan hassasiyetini göstermiştir.22 Ayrıca İstanbul ve Ankara valilerine, Dahiliye Vekaleti’nce radyo programlarında alaturka müziğin yasaklandığı ve sadece Batı müziğinin çalınabileceği bildirilmiştir.23 Türk müziğinin yasaklanmasına gerekçe olarak bir de teknik sebepler gösterilmektedir ki buna göre, her biri üç dakikadan oluşan alaturka şarkıların günde iki saat yayınlanabilmesi için radyoya ayda 600 eser gerekmektedir. Oysa bestekarlar bir senede dahi bu kadar eser üretememektedirler.24

Musiki inkılabına basının gösterdiği ilgi büyük olmuştur. Hakimiyeti Milliye ve Cumhuriyet gazeteleri yazarlarının diğer inkılaplara paralel olarak musiki inkılabına ilişkin yazılarında genel olarak ağır basan görüş, alaturka müziğin hüzünlü ve melankolik olduğu, hiçbir değeri olmadığı gibi, Türk ruhunu aksettirmekten de uzak olduğu idi.25 Musikide inkılap yapılabilmesi için evrensel müziğin halka tanıtılması ve öğretilmesi, Garp tekniğinin tatbik edilerek milli bir müzik yaratılması ve hatta bir müzik terbiyesi siyasetinin ortaya konması gerektiği öne sürülmüştür.26 Bu bağlamda oluşturulacak bir radyo yayın teşkilatının Garp musikisini yayma işini üzerine alarak bu inkılabı millete aşılaması gerektiği dile getiriliyordu.27 Ayrıca evrensel müziğin ustalarının ülkemize vergi alınmaksızın getirilmesi ve bu müziğin halka tanıtılması öneriliyordu.

Radyo aracılığıyla yapılan musiki inkılabının önemli bir boyutunu da halkın ve özellikle de çocukların musiki terbiyesi almalarını sağlamak oluşturmaktadır. Bu anlamda öncelikle radyoda çalınacak parçaların izahı yapıldıktan sonra çalınmalarını sağlamak, eğitimli öğretmenler aracılığıyla musiki derslerinin verilmesi ve derslerde keman, viyolonsel ve piyano gibi müzik aletlerinin öğretilmesi ve Türk ezgilerinin Garp ilim metotlarıyla yeniden tespit edilmesini sağlamak amaçlanmıştır.28 Bu amaçları gerçekleştirmek amacıyla Ankara’da Kültür Bakanı başkanlığında yapılan toplantıda ulusal musiki hazırlık programı adı altında kararlar alınmış ve görev yapacak teşkilatın tespiti yapılmıştır.29

Musiki inkılabı kapsamında milli musikiye eser kazandırmak amacıyla Cumhuriyet gazetesi bir yarışma açmıştır.30 Beste yarışmasının yanı sıra öz dille yazılacak güftelerin de yarışmaya dahil edilmesine karar verilmiştir. Üç aylık yarışma süresinin ilk ayında gazete okurlarınca oylanan güfteler seçilecek, ardından da oluşturulan bir jüri heyeti tarafından halkın da katılımıyla bestelerin seçimi yapılacaktır. Böylelikle dildeki öz Türkçeleştirme hareketinin müziğin dilinin de Türkçeleştirilmesine yansıdığını görmekteyiz. Milli müziği oluşturma yönünde atılan adımlardan bir diğeri de, milli müzik unsurlarını fonograf (ses makinesi) yoluyla tespit ederek, önemsiz gibi görünen detayları bilerek Batılıların etnolojik metotlarını kullanmaktı.31

1934 yılında başlayıp 1936 yılında radyolarda Türk müziği yasağının kaldırılmasına kadar devam eden şark-Garp veya alaturka-alafranga müzik tartışmaları, dönemin “Batılılaşma” anlayışına paralel bir gelişim sergilemiştir.32 Yani üzerinde bir fikir birliği sağlanmış değildir. Hatta o zamana kadar dinlenen müziğin Türk müziği olduğu dahi şüphelidir. Evrensel müziğin karşısında duran bu müziği reddederek batı müziğini almak doğru bir çözüm gibi görülmektedir.33 Bir üst yapı kurumu olan radyo, bu yöntemle halkın kendisine ait olmayan bir müziği halka benimsetmeye çalışmış ve bunu inkılabın bir gereği olarak sunmuştur. Bu yöntemin doğru olmadığı kısa bir süre sonra anlaşılacak ve Türk müziği yeniden radyolardaki yerini alacaktır.

Radyonun kurulduğu 1927 yılından 1934 yılına kadar müzik yayınlarının toplam yayın süresinin %71 ila 95’ini kapsadığı düşünülecek olursa radyo yayıncılığının önemli ölçüde müzik yayınlarından oluştuğu söylenebilir. Bu oran Türk müziğinin yasaklandığı 1934-1936 yılları arasında azalmış ve söz yayınlarında artış olmuştur. Ancak bu söz programlarına verilen önemden ziyade, Türk müziğinin yasaklanmasından doğan boşluğun doldurulması zorunluluğundandır.34

Radyonun şirket dönemi olarak adlandırılan ilk on yılının Atatürk inkılaplarının topluma benimsetilmesi yönünde önemli bir işlevi yerine getirdiğini söylememiz mümkün değildir. Özellikle ilk yıllarında sadece bir eğlence aracı olarak görülmesi ve kültürel bir kurum olma vasfını kazanamaması, bu araçtan inkılaplar alanında çok fazla faydalanılamadığını göstermektedir. Radyonun önemini kavrayan bazı aydınlarca bu sıkıntı zaman zaman dile getirilmiştir. Bu sorunun biraz da radyonun devletleşmemiş olmasından ve işletme sahibinin ticari kaygılarından kaynaklandığı ifade edilmiştir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel