1453 İstanbul un Fethi Hakkında Bilgi

İstanbulun Fethi, İstanbulun Fethi Hakkında Detaylı Bilgi, İstanbulun Fethinin Hikayesi, İstanbulun Fethi İçin Yapılan Hazırlıklar, Fatih Sultan Mehmetin İstanbulun Fethinde istanbulGösterdiği Mucizeler, İstanbulun Fethinin Türk İslam Tarihi Açısından Önemi, İstanbulun Fethinin Nedenleri ve Sonuçları, İstanbulun Fethinin Dünya Tarihi Açısından Önemi, İstanbulun Fethi Öyküsel Anlatım

Sevgili Okurlarımız Sizlere Bu Yazımızda

İstanbul’un Fethin Öyküsünü Sunuyoruz İyi Okumalar…

29 MAYIS 1453 İSTANBUL’UN FETHİ

Mart ayında baslayan inşaat temmuzun ilk günlerinde sona ermek üzereydi. Yedi bin işçi geceyi gündüze katarak çalışıyordu. Azametli bir kale ortaya çıkmıştı. 27 metreye yaklaşan üç kule, deniz seviyesinden 82 metre yüksekte olduğu için, daha heybetli görünüyordu. Kalenin kapladığı saha 31.250 metrekale idi. Bir cami ile iki de çeşme ilave edilmişti.
Hisarın planını bizzat II. Sultan Mehmet çizmişti. Boğazın öbür yakasında büyükdedesi Yıdırım Bayezid’in yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın Krşısındaa yer alan kuleye, Boğazkesen Hisarı denmişti. Gerçekten boğazı kesiyor, Karadeniz’le Marmara ve Akdeniz, Asya İle Avrupa arasındaki dünyanın en hassas noktasını Osmanlı hakimiyeti altına koyuyordu. Öyleki karşılıklı iki kaleye toplarda yerleştirilince, iki deniz arasında, Türk iradesi olmaksızın, kuşlar bile uçamayacaktı.

İki Türk kalesinin karşılıklı yerleştiği noktada Boğaz’ın açıklığı asgariye, 660 metreye düşüyordu. Makaslama Ateşle, izinsiz, cebren geçmek isteyen herhangi bir geminin derhal rumeli hisarıbatırılması mümkündü. Kaleye 400 muhafız ve topçu kondu. Başlarına Firuz Ağa geçirildi.

Dört ayda Boğazkesen Hisarı’nı tamamlayan Sultan Mehmet, eylülün ilk günü Edirne’ye gitti. İmparator XI. Konstantin, İstanbul şehrinin kapılarını kapatmış, şehirdeki Türk azınlığını tevkif ve hapsettirmişti. Bu mağrur gencin, Sultan Mehmet’in tehdidi de elbet bertaraf edilecekti. Onun ataları Bizans’ı tam altı defa kuşatmışlar, fakat düşürememişlerdi. Kuşatmaların birinde bütün Avrupa, ordularını Tuna üzerine göndermiş, diğerinde doğudan Timur gelmiş, bir diğerinde bir şehzade isyan etmiş, velhasıl Bizans kurtulmuştu. Kayserler şehri, Hazret-i Meryem’in himayesindeydi.

XI. Konstantin, bu kayserlerin sonuncusuydu. Avrupa’nın tek İmparatoru olan Kayserlerin… Zira Bizans, Batı Roma tacını gazbeden Almanya hükümdarlarını imparator saymaz, onlara sadece kral diye hitap ederdi.
XI. Konstantin Avrupa’nın en büyük hükümdarlık ünvanını taşıdığını biliyordu. Bu ünvanı, şerefle savunmaya kararlıydı.

Edirne’de Türkler’in harp hazırlıkları ayyuka çıkarken, Avrupa Bizans’ı savunmak için acı şartlar ileri sürmüştü. Ortodosk ve Katolik mezheplerinin birleşmesi, Ortodokslar’ında Papa’nın ruhani şemsiyesi altına girmesi isteniyordu. Çaresiz kalan son Kayser-i Zaman, bunu kabul etti. 1452 yılının 12 Aralık gününde Ayasofya’da Papa’nın gönderdiği Kardinal İzidor, Katolik ayini yaptırdı. Bizans halkı bu ayini nefretle seyretti. Elbette Türk hakimiyeti altında dini ve vicdani hürriyetlerini muhafaza ederek yaşamak, çok daha hayırlı ve şerefli olacaktı.
Bizanslılar’ın bu görünüşü, Başbakan Büyük Duka lukas Notaras da paylaşıyordu:
İstanbul’da Türk sarığını görmek, Latin şapkasını görmekten evladır, demişti.
Başbakanın bu sözünü işitmeyen Bizanslı kalmamıştı. Türkler’e karşı şehri müdafa için ellerinden geleni yapacak, kazanacak veya kaybedecek, fakat asla inanmadıkları bir mezhebe geçmeyeceklerdi. Boğazkesen Hisarı’nın iki bin metre uzunluğunca haşmetli duruşu Bizanslılar’ın kalplerini titretiyordu ama, şehrin surlarının gedik açılamaz sağlamlığına da güveniyorlardı.
Bu surlar Ortaçağ imkanlarıyla belki açılamazdı ama, yeni bir devrin imkanlarına karşı da koyabilir miydi? Sultan Mehmet’in hayal gücü, çevresini bile korkutuyordu. Dökümcü ustaları, padişahın çizdiği çapta topların çatlayacağını söylemişler II. Mehmet:

– Siz dökün, ötesine karışmayın, hesaplarım tamamdır, çatlamaz demişti.fatih sultan mehmet

Top döküldü ve çatlamadı. Taş gülleleriyle atış yapılacağı, Edirne halkına evvelden, heyecana düşmemeleri için ilan edildi. Baruta ateş verildi. Gülle fırladı. Tarrakası 2.5 mil mefafeden duyuldu. Gülle bir mil uzağa düştü ve bir kulaç derinlikte çukur açtı.

Kayser Konstantin de boş durmuyordu. Surlarını tamir ve takviye ediyordu. İstanbul surlarının yüksekliği, mazgallarda 17, mazgalsız yerlerde 15 metre idi. Kalınlık zirvede 4 metre, tabii tabanda daha fazlaydı. Surların önündeki hendek 18.5 metre genişliğinde ve 9 metre derinliğinde bulunuyordu. Surlar bir kaç kattı. 30 tane kurşun kaplı kulesi vardı. Bu surların top olmadan, klasik ortaçağ silahları ile delinmesine imkan yoktu. Ancak yıllar süren bir ablukadan sonra şehri açlıkla düşürmek mümkündü. Bununda fiilen gerçekleştirilmesi imkansızdı. Şehrin coğrafi durumu, Avrupa’nın vaziyeti, uzun bir ablukadan başarılı bir netice alınmasını daima önlemişti. Avrupadan büyük bir müdahale gelmeden işi çabuk bitirmek şarttı.

1453 yılının Şubat ayı gelince II. Mehmet, büyük topun Edirne’den İstanbul surları önüne götürülmesini emretti. 50 usta ve 200 işçi önceden Edirne – İstanbul yolunu son bir dikkatle tesviyeden geçirmişlerdi. Topu, 60 manda çekiyor, iki tarafında iki yüzden 400 asker herhangi bir kayma olmaması için dikkat ediyordu. Martta büyük top, surların beş mil ötesine ulaştı.

Bu sıralarda Dayı Karaca Paşa, Bizans’a ait Misivri, Ahyolu, Vize, Bigados kasabalarını fethetti ve Aya Stefanos’u (Yeşilköy) muhasara altına aldı. Sonra 10.000 askerle büyük topun başına geldi.

Sultan Mehmet, 23 Martta Edirneden hareket etti. 5 Nisan’da surların önüne vasıl oldu. Otağ-ı Humayün, Türkler’in bundan böyle Topkapısı diyecekleri Ayios Romanos Kapısı önüne kuruldu.

1452-53 kışında şehre Avrupa’dan hayli gönüllü gelmişti. Başlıcaları Cenevizli, Venedikli, Katalan, İspanyol, Fransız, Rodoslu, Moralı, Giritli idi. Ceneviz Cumhuriyeti, 5 kadırga ve 2.200 asker, Papa 3 büyük gemi dolusu erzak ve 200 asker göndermişlerdi. Papa’nın 30 gemilik donanmasının ve Büyük Macar ordusunun da yolda olduğu haberleri alınmıştı.

Bilhassa Ceneviz, Bizans’ın savunmasına çok ehemmiyet veriyordu. Çünkü şehrin Galata kesimi , Cenevizliler’e aitti. Üstelik Sultan Mehmet, İstanbul Boğazı’nı keserek, Ceneviz gemilerinin Karadeniz’deki iskelelerine inmelerine engel oluyordu. Bizans’ta Ceneviz menfeatlerini General Justiniani savunacaktı.

Baltaoğlu Süleyman Bey’in kumanda ettiği Donanma, Boğaz’ın ağzında yer almıştı. Vezir Zağanos Paşa, Galata Sitesi önündeydi. Bizans, çepeçevre kuşatılmıştı.
Baltaoğlu Süleyman Bey, 18 Nisan’da Büyükada, Heybeli, Kınalı ve Burgaz’ı fethetti. Boğaziçi’nde Bizans’a ait olan Tarabya da alındı.

Türk ordusu 100.000 kişiydi. İmparatora teslim olması teklif edildi. Reddetmesi üzerine 6 Nisan 1453’te kuşatma başladı.

Sultan Mehmet, büyük mücadeleden muzaffer ve fatih çıkmaya azimliydi. Ortaçağlar’ın en büyük kalesini yıkmak için yaptırdığı müthiş topları, surların önüne dizmişti. En büyük dört top vardı ki, bir tanesi ancak 2.000 asker tarafından çekilebiliyordu. 2 tonluk gülle atanlar mevcuttu. Sultan Mehmet, havan topunu da icat etmişti. 21 Nisanda bu topu ilk defa olarak, güllesini tepelerden aşırarak, Haliç’teki düşman donanması üzerinde kullandı.

Genç hükümdar daha neler icat etmemişti ki? Haraketli zırhlı kuleler ve en mükemmel silahlar… Bizanslılar da, üzerine su atılınca büsbütün parlayan ve karışımı asırlardan beri yalnız kendileri tarafından bilinen Rum Ateşi’ne güveniyorlardı.

Büyük topun 6 Nisan’da ateşlenmesiyle birlikte savaş fiilen başlamış oldu. Türk topçu kuvveti, her biri 4 toptan müteşekkil 14 batarya idi. En büyük top günde 7 ve gecede 1 defa ataşlenebiliyordu. Bunun doldurulması ve soğutulması 2 saat sürüyordu. Topların gürültüsü bile Bizanslıların manevi gücünü alt üst ediyordu. Şehri 15.000 kadar Bizans ve Avrupalı asker savunuyordu. Haliç’te büyük bir Bizans – Ceneviz – Venedik – Papalık donanması yatıyordu. Tekerlekler üzerinde yürüyen sultan Mehmet’in icadı dört büyük kule ile bir dev macınık, topların yanında büyük hizmet görüyordu.

18 Nisanda Macaristan Kral naibi Hunyadi Yanoş’un elçileri geldi. Görülmemiş azamette bir Harçlı ordusunun Tuna üzerinde olduğunu, kuşatma kaldırılmazsa Tuna’yı geçeceği tehdidini savurdu. II. Mehmet bu tehdide kulak asmadı.

Bir haftalık bombardımandan sonra İstanbul surlarındaki tahribat, Bizans için yıkım sayılabilecek mahiyetteydi. Şimdiye kadar hiç bir muhasarada bu derecede mühim gedikler açılamamıştı. Bunu anlayan II. Mehmet, ilk genel hücum tecrübesine girişerek düşmanın mukavemet azmini denemek istedi. Bu azim, genç padişahın tahmin ettiğinden de fazlaydı. Yüzlerce yıldan veri Bizanslılar’ın bu derecede cesur davrandıkları görülmemişti. 18 Nisan gecesi 4 saat süren taarruz, başarısızlıkla sonuçlandı. Surların önündeki geniş hendekler aşılamadı. Türkler, hendekleri dolduran maiaları yakmak istedilerse de Bizanslılar, en büyük fedakarlıkları göze alarak yangını söndürdüler.

Haliç’i kapayan zincir kırılamadı. Oysa kuşatmadan sonuç alabilmek için önce Haliç’i tutmak icap ediyordu. 20 Nisanda şehre yardıma gelen 4 Ceneviz ve bir Mora gemisinin uygun rüzgarla Haliç’e girebilmesi, Sultan Mehmet’i çok kızdırdı. Bu haleti ruhiye içinde atını denize sürdü. Sonradan atını denize sürmesi, nice şair ve ressama konu olacaktı. II. Mehmet, ters esen rüzgar falan gibi mazeretler dinleyecek hükümdar değildi. Baltaoğlu Süleyman Bey’i tokatladı. Yerine Çalı Beyoğlu Hamza Bey’i Kaptan-ı derya yaptı.

Durum Türkler için de tehlikesiz değildi. Papa, büyük bir Haçlı donanması topluyordu. Bu donanmaya venedik kadırgaları da katılırsa, Türk donanması başa çıkamazdı. Çanakkale Boğazı henüz kapatılamadığı , açık bir su yolu olduğu için, Türk donanmasının yakılması işten değildi. Macaristan’ın ön ayak olduğu Haçlı ordusu teşebbüsü de , Tuna kuzeyinden Rumeli eyaletlerini tehdit ediyordu. Bu takdirde Sultan Mehmet için yapılacak şey, kuşatmayı kaldırıp Tuna üzerine yürümekti. Nitekim atası Yıldırım da aynı şeyi yapmaya mecbur olmuştu. İhtiyatlı bir devlet adamı olan Vezir-i Azam Çandarlızade Halil Paşa, 70. 000 altın yıllık vergiye bağlayıp Bizans’ı şimdilik kuşatmadan vaz geçmeyi tavsiye etti. Bütün bir Avrupa ile karşı karşıya gelmek, genç devletin istikbalini körletebilirdi.

Ama Sultan Mehmet’in azmi, böyle akıllı ve ihtiyatlı tavsiyelere takılırmıydı? Bu surlar aşılacak, Türk Cihan Devleti teşekkül edecekti. Bunun için ne yapmak istanbulun fethi4lazımdı? Gemileri karadan yürütmek gibi mucizelermi? , gülleleri tepelerden aşırmak gibi harikalar mı. Sultan Mehmet bu mucizeleri göstermeye, bu harikaları gerçek kılmaya hazırdı.

Haliç’teki Bizans-Ceneviz-Venedik-Papalık donanması, 15.000 kişinin başında bulunan Vezir Zağanos Paşa’nın Kasımpaşa sırtlarından yaptığı müthiş bombardıman altında göz açamıyordu. Haliç’ten çıkıp Türk donanması ile açık denizde vuruşacak güçte değildi. II. Mehmetin icadı olan havan topları, Kasımpaşa sırtlarından gülle aşırıp Haliç’i dövüyordu. Güllelerden bazıları Bizans gemilerine isabet edip batırdı. Fakat havan ateşi, Haliç’e hakim olmaya kafi değildi. Bir gece içinde düşman haber alamadan gerçekleştirilen bu olay akılları tutuşturan bir şeydi. Donanma sırtlardan, tepelerden, vadilerden, derelerden geçirilmiş, Boğaz’dan Haliç’e nakledilmişti. Bunun etkisi maddi olmaktan fazla Mukavemet gücünü kırdı. Türkler’in mümkün olmayanı yapmaya muktedir bulunduğu fikrini verdi.

Bu andan itibaren Kayser Konstantin için, Haliç’e inen Türk ince donanmasını imha etmekten mühim bir şey yoktu. Fakat ertesi gece II. Mehmet’in Haliç üzerinde kurduğu köprü, değil Bizans’ın, Osmanlı Türkü’nün bile aklına durgunluk verecek mahiyetteydi. Bir gece içinde, binden fazla büyük fıçı ve sandal üzerinde muazzam köprü kurulmuştu ki, üzerinden 5 asker rahatça geçebiliyor ve toplar yürütülebiliyordu. 28 Nisanda Kayser, bu köprünün ne pahasına olursa olsun yıkılmasını emretti. Fakat bu teşebbüs, 150 Bizans denizcisinin Türk toplarının ateşi altında Haliç sularına gömülmesinden başka bir sonuç vermedi. Ne köprü yıkılabildi, ne de bir tek Türk gemisi batırıldı. Çok kızan imparator, Bizans’taki 260 Türk esirinin, Türklere karşı, surların burçları üzerinde başlarının kesilmesini emretti. Bu korkunç emir, yerine getirildi.

5 Mayısta Beyoğlu tepelerine de Türk bataryaları yerleştirildi. Düşman donanmasının en büyük kadırgası, bu bataryaların top atışı ile batırıldı.

Ama Sultan Mehmet düşünüyor, en iyi sonuç ne şekilde hareket edilirse alınır diye uyku uyumuyordu. Bir defa Gece Yarısından sonra Vezir-i Azam Halil Paşa‘yı çadırına çağırdı. Uyanıp acele giyinen paşa, huzura girdi. Padişah yatağının kenarında fakat giyimliydi vezirine dedi ki

-Yatağımın şu baş yastığını görüyormusun? bu yastığı bütün gece yatağın bir ucundan öbür ucuna nakletmekle vakit geçirdim. Kaç defa yattım ve kaç defa gözümü kırpmaksızın kalktım. Başımı, muharebe taslaklarının üzerinden kaldıramadım. Hiç şüphe etme, imanın gibi inan, tez vakitte bu şehir bizim olacaktır!

Bizans’ın da topu vardı. Fakat çok ilkel şeyler olduğu için fazla işe yaramıyordu. Ancak Haliç’teki Türk ince donanmasından iki gemi, Bizans’ın top atışıyla batırıldı.

II.Mehmet, büyük mucitlere has dehası ile yürüyen zırhlı kuleler yaptırmıştı. Mayıs içinde artık bu kuleleri surlara iyice yaklaştırdı. 6 Mayısta topkapısı karşısında, 12 Mayısta Edirnekapısı karşısında iki genel saldırı yapıldı. Türklerin yürüyüş dedikleri bu taarruz, Bizanslılar tarafından durduruldu. 16 Mayısta, kanlı bir lağım muharebesi başladı. Türk istihkamcılarının köstebek yuvası gibi oydukları toprak altında, iki taraf arasında amansız boğuşmalar cereyan etti. Birçok yeraltı yolu, iki taraf askerinin cesetleriyle, yol vermeyecek şekilde tıkandı.

18 Mayısta Sultan Mehmet, zırhlı kulelerin en büyüğünü Topkapısı önünde surlara yaklaştırdı. Kulenin içine yerleştirilen toplar, surları, hatta şehrin içini, kolayca dövüyordu. Kuleden atılan molozlar, surların önündeki derin ve su dolu hendeği yavaş yavaş doldurmaya başladı. Aynı gece imparatorun başlarında bulunduğu kadın, çocuk, ihtiyar ve sakatların bile katıldığı bir çalışma ile, doldurulan hendek boşaltıldı. Zırhlı kule de Rum ateşi ile yakıldı. Fakat artık 600 ila 2.000 kiloluk gülle atan topların açtığı gedikleri tıkamak, Bizans halkının gücü dışında bir iş haline gelmişti. 24 saat nefes almadan çalıştıkları halde Bizanslılar, bir çok gediği kapatamaz hale geldiler.

23 Mayısta II.Mehmet, şehrin düşmek üzere olduğuna, hiçbir şeyin Bizans’ı kurtarmayacağına karar verdi. Şehrin yağma edilmemsini istemiyordu. İmparator’a teslim olmasını teklif etti. Zira o çağın devletler hukukuna göre, kendiliğinden teslim olan şehirler yağma edilemezdi. Zorla girilen şehirlerde galip taraf, istediğini yapmakta serbesti. Genellikle Türk yasası, zorla düşürülen şehirlerin bir saatle üç gün arasında yağma edilmesine izin veriyordu. Fakat elinde silahı olmayan düşman öldürülemezdi.

XI. Konstantin bu amaçla gelen elçi İsfendiyaroğlu Kasım Bey’e şöyle cevap verdi:

– Padişah barış istiyorsa, dedi: Kuşatmayı kaldırsın. O taktirde, ne kadar ağır olursa olsun, istenen yıllık vergiyi kabul edeceğim. Şehri teslim etmeye gelince, ne benim, ne de bir başkasının iktidarı dahilinde değildir. Ölmeye hazırız!

İmparator bu cevabı verdiği zaman, Şehrin artık bir kaç günden fazla karşı koyamayacağını da, uluslararası savaş hukukunun kurallarını da biliyordu. Bu kaidelere göre şehir üç gün yağma edilebilir, imparator şahsen harp esiri sayılır, bütün halk esir sıfatıyla muamele görür, kimse izinsiz şehri terk edemez, kiliselerin hepsi veya bir kısmı camiye çevrilebilir veya tahrip edilirdi. 26 Mayısta gelen Macar elçileri, tehdit dozunu son derecesine kadar arttırmışlardı. Haçlı donanmasının Çanakkale ağzında, Haçlı ordusunun da Tuna üzerinde olduğu bildiriliyor, kuşatma hemen kaldırılmadığı takdirde, Sultan Mehmet’in müstakbel akıbete katlanması icap ettiği söyleniyordu.

Bu sevimsiz haberler, Türk ordusu ve devlet adamları içerisinde az çok tesir yapmaktan geri kalmadı. Halil Paşa başta olduğu halde, kuşatmanın kaldırılmasının hayırlı olduğunu söyleyenler çoğaldı. Fakat II.Mehmet’in hocası Akşemsettin:

-Ey asker, dedi; bilinizki bu fetih, Cenab-ı hak katında, size ve Sultan Mehmet’e takdir kılınmıştır. Kim ki bundan şüphe eder, imandan sapıtmış olur!

II.Mehmet, 28 Mayısta, ordusuna uzun bir hitabede bulundu. Söz söyleme gücü de diğer meziyetleri derecesinde olan genç hükümdar, sanki askerini büyülemişti. Padişah, surlara ilk çıkacaklara dirlikler ve mansıplar vereceğini, neferse, zabit; zabitse subaşı ve alaybeyi ise sancak beyi; sancak beyi ise beylerbeyi; beylerbeyi ise vezir yapacağını bildirdi.

Bizanslılar da, yaklaşan mukadderat anında cesaretlerini kaybetmiş değillerdi. Ancak Türkler derecesinde harp sanatını bilmiyorlar ve Kahramanlık gösteremiyorlardı.

28 Mayıs gecesi Sultan Mehmet, bütün çadırların kuvvetli ışıklarla aydınlatılmasını emretti. Türk ordugahında ne kadar mum ve meşale varsa yakıldı. Bütün surlar boyunca çeğe çevre bir aydınlık oldu. Karada ve denizde yakılan ışıklar, bir ağızdan getirilen tekbir sesleriyle, bütün İstanbul’u, Galata’yı, karşı yakada bulunan Üsküdar’ı, güneşin ışığından fazla aydınlatıyor ve gök gürültüsünden fazla inletiyordu.

29 Mayıs Sabahı, daha güneş görünmeden, II.Mehmet, sabah namazını kıldı, atına bindi, bütün maiyeti ile ön saflara gitti. Güneşin ilk ışıklarıyla şiddetli top sesleri duyulmaya başladı. Bu ateşin himayesinde Türk askeri, surlara tırmanmaya çalışıyordu.

28 Mayısı 29 Mayıs’a bağlayan gece, bütün Bizans ayaktaydı. Kimse uyumamıştı. Ayasofya’daki ayinden çıkan
Kayser Konstantin, Tekfur sarayında bir kaç saat dinlendikten sonra, Topkapısı önüne gelmişti. Kesin netice, bu kesimde alınacaktı. Bunu II.Mehmet kadar, XI. Konstantin de hissetmişti. General Justiniani yaralanıp çekilmişti. İmparator’un yanında Prens Theophilos Paleologos ve Prens Demetrios Kantakuzinos vardı.

Mehter ve tekbir sesleri kilometreler boyunca inlerken, deniz piyadesini teşkil eden donanma azapları, canlarını dişlerine takmış, Marmara üzerindeki deniz surlarına tırmanmaya uğraşıyorlardı. Topkapısı önündeki çatışma ise kıran kıranaydı.

Türk askeri, Topkapısı kesiminde surlara dayanan merdivenlere tırmanıyor, bir kısmı başarılı oluyor, bir kısmı ise hemen şehit ediliyordu. Şehrin içinde halk, zırhlı türk askerlerini surların üzerinde çarpışırken görüyor, dehşete kapılıyor, kiliseleri dolduruyor, sokaklar ve evler boşalıyordu. Devamlı çalan çanlar son anın geldiğini ihtar ediyor, kaçmak istemeyen halk, Bizans askeriyle omuz omuza vuruşuyordu.

Arka arkaya Topkapısı’ndan surlara tırmanmak isteyen iki saf Türk Askeri, püskürtüldü. Bizanslılar, Rum Ateşi ile Türk askerlerini yakmaya çalışıyor, büyük taşlarla eziyorlardı. Topkapısı önünde bulunan II.Mehmet, daima taze birliklerle bu kesimi takviye ediyordu. imparator, yedek son neferini Topkapısı önüne sürerken, yaralı Cenevizli General Justiniani‘yi şeref meydanına çağırıyor, fakat ondan Tanrı’nın Türklere açtığı yolu takip edeceğim cevabını alıyordu.

Saat artık yediye gelmek üzereydi.

Justiniani’nin çekilmesinden doğan savunmanın ani durgunluğu, durumu bütün dikkatiyle takip eden II.Mehmet’in gözünden kaçmadı. Dördüncü saf Türk askerinin de Topkapısı surlarına tırmanmasını emretti. Bu emrini bildirdiği zaman, bunun nihai hücum olduğunu anlamıştı. Ulubatlu Hasan adında küçük rütbeli ve pek genç bir subay emrindeki 30 askerle beraber, diğer hücum kollarından önce davrandı. Padişahın sancağını Topkapısı surlarının üzerine dikti. Aynı anda Bizanslılar’ın birçok koldan başlattıkları ateş, ok ve taşlarla şehit oldu, ancak diğerleri, sancağı düşürmediler.

Türk bayrağını Topkapısı üzerinde gören ve o andan itibaren Fatih unvanına hak kazanan II.Mehmet, atından indi ve toprağa secde ve Allah‘a şükretti.

Topkapısı ile eğri kapısı arasındaki kesim, gerek Osmanlılar, gerekse Bizanslılar için, insan cesedinden geçilemeyecek hale gelmişti. Topkapısı surları üzerine padişah sancağının dikilmesinden bir kaç dakika sonra, Türkler’in Cambazhane Kapısı dedikleri Kerkoporta kapısı da Osmanlı askerinin eline geçti. İlk Türk askeri, buradan şehre adım attı.

Topkapısı ile Eğtikapı arasındaki birinci suru aşan Türkler, birinci surla ikinci sur arasındaki boşluğuda işgal ettiler. Her iki kapıdan şehre girmeye başladılar. İstanbul’a giren ilk birliğin başındaki subay öylesine beceriyle hareket etti ki, şehri içine doğru dalmak basiretsizliğini göstemedi; Surların arkasındaki Bizans askerinin arkasına yerleşip birliğini durdurdu. Bunun üzerine Bizanslılar, surları bıraktılar, bu birliği ezmek üzere harekete geçtiler. Zira ricat hatlarının kesilmesinden korkmuşlardı.

Fakat Türk askerini şehirde gören halk, ayasofya istikametinde yığılmıştı. Şehre giren ilk birliği, ardı arkası tükenmez Türk bölükleri takibe başlamıştı. Bunu durduramayacakları kadar Topkapısı içerisindeki asli kuvvetlerini de yok olmaktan kurtaramayacaklarını anlayan Bizanslılar, kaçmaya başladılar. Topkapısı kesiminde öylesine içli dışlı bir vuruşma oldu ve küçücük bir sahaya her iki taraftan o kadar asker yığıldı ki, yaralanmış olan Kayser Konstantin, yere düştü ve ayaklar altında ezildi. 49 yaşındaki imparator’a sonuncu darbeyi bir azap neferinin indirdiği söylendi. Prens Kantakuzinos da bu karışıklıkta öldü.

Bizanslı firarileri şehrin içinde gören halk, büsbütün yıkıldı. Şehre giren Türk askeri, teker teker sur kapılarını açıyor, büyük Türk birliklerinin geçmesini sağlıyordu.

Haliç surlarını-Cibali semtine adını veren – Cebe Ali Bey, Tekfur Sarayı surlarını Karaca Paşa, Marmara surlarını Kaptan-ı Derya Hamza Bey yardılar. Türk askeri bu kesimlerden de Bizans’a girmeye başladı. Vezir Zağonos Paşa’nın büyük birlikleri de girince, Türk askeri bir kaç koldan, Ayasofya istikametinde ilerlemeye başladı. Direniş gösteren Bizans ordusunun artıkları temizlendi. Artık hiçbir direnişin öneminin kalmadığı anlaşıldığı anda Türk ordusu, silahla karşı koymayan şahısların öldürülmemesi emrini aldı. Katolik ve Ortodoks fatih sultan mehmet istanbula girerkenKiliselerinin birleştiğinin ilanından beri aylardır Ayasofya’ya uğramayan Bizans halkı, büyük mabede dolmaya ve bir meleğin çıkarak mucize göstermesini beklemeye başladı.

Daha sabahtı. Öğle olmamıştı. Her taraftan şehre giren Türk ordusu Aksaray civarında birleşmiş ve saf düzeni almıştı. Şehrin belli başlı bütün mevkilerinde Türk bayrağı dalgalanıyordu.

Bizans, tarihinin 29. kuşatmasını geçirmiş, 28’inde kurtulduğu halde, bu sonuncusunda mağrur surlarını Fatihlere açmıştı.Yalnız Bahçekapısı’nda Giritli denizciler silahlarını bırakmamış, vuruşuyorlardı. Bu kahramanlık, padişahın hoşuna gitti. Esir alınmamaları, silahlarıyla beraber gemilerine binip Girit’e gitmeleri için emir verdi.

II.Mehmet öğle üzeri Topkapısından şehre girdi ve Fatih ve Roma İmparatoru sıfatıyla Ayasofya‘ya geldi.

Mabette kadınlı erkekli onbinlerce Bizanslı toplanmıştı. Başlarında Ortodoks aleminin en yüksek rütbeli rahipleri vardı. Doğu Roma Fatihi atının üzerinde mabedin kapısında görününce, bütün cemaat ağlayarak secdeye kapandı, zemini öptü. Büyük Türk Hakanı, onları eliyle sessizliğe ve sakinliğe davet etti:

-Kalkınız, dedi; ben, Sultan Mehmet, hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren, artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz için gazab-ı şahametten korkmayınız!

Fatih Ayasofya’yı gezdi ve mabedin camiye çevrilmesini söyledi. Sonra şehrin belli başlı yerlerini ve imparatorluk saraylarını gezdi. İmparator’un öldüğünü öğrenince üzüldü. Cesedini buldurttu. Rahiplere, dini törenle gömülmesini emretti. Sonre şehrin dışındaki otağ-ı humayununa gitti.

Ertesi gün 30 mayıs çarşamba idi. Fatih Sultan Mehmet’in fermanları okundu. Saklanan halkın hiçbir şeyden çekinmeksizin meydana çıkmaları, evlerine dönmeleri, malları, ırzları, ayasofyacanları, din ve mezhep hürriyetleri, milli örf ve adetlerinin tamamen Türk kanunlarının himaye ve teminatı altında bulunduğu ilan edildi.

Fatih Bizans Rahiplerini toplayarak kendilerine yeni bir patrik seçmelerini emretti. Seçilen yeni Cihan Ortodoks Patriği Georgios Skolarios‘u Gennadioas adıyla tasdik etti ve patriklik tahtına oturmasına izin verdi. Patriği yemeğe davet etti ve kendisiyle dini ve felsefi konularda sohbet etti. Patriklerin bundan böyle vezirlere yapılan teşrifatla muammele görmelerini buyurdu. Bir gün içinde bütün bu davranışlarla yalnız mağlup şehir halkının değil, bütün Ortodoks aleminin saygı ve sevgisini kazandı. Ortodoks‘luğu himayesine aldı ve Katolik aleminin başkanı Papa‘ya büyük darbe indirdi.

Haziran’nın ilk günü, cumaya rastlıyordu. Ayasofya’da ilk cuma namazı kılındı. Mozaik tasvirler, olduğu gibi bırakıldı.

Fatih, bu şekilde davranmak, yeni bir patrik seçtirip tasdik etmekle Roma İmparatoru Kayser-i Rum olduğunu göstemiş oldu. Çünkü Cihan Patriği seçtirip tasdik etmek, ancak Roma İmparator’u olan kişinin iktidarında idi. Eğer Ortodokslar’a baskı yapsa idi, onları Papa’nın kucağına atmış, Katoliklik’le birleşmelerini hazırlamış, karşısına tek bir Hristiyan alemini almış olurdu.

Fatih, İstanbul’u devletin taht şehri ilan etti. Anadolu ve Rumeli’den bir kaç ay içinde 5.000 ailenin getirtilip şehre yerleştirilmesini emretti.

İstanbul’un tamir ve imarına başlandı. Bursa subaşısı Süleyman Bey İstanbul Su Başısı unvanıyla emniyet müdürü yapıldı. Şehrin idaresi, ilk İstanbul Kadısı sıfatıyla Hızır Bey Çelebi‘ye tevdi edildi.

Fatih 21 Hariran’da şehirden ayrıldı. Edirne’de, halkın çılgın sevinç tezahüratlarıyla karşılandı. İstanbul’da sadece 1.500 asker bırakması, artık hiç bir direnişten korkulmadığını gösterir. Bundan sonra padişahın büyük meşgalelerinden biri, yeni taht şehrinin kalkındırılması oldu. Esir düşen Bizans askerleri, görülmemiş bir olay olarak, günde 6 akçe gibi yüksekçe bir yevmiye ile şehrin imarında çalıştırıldı. İnşaat bitince bu askerler, biriktirdikleri parayla hürriyetlerini satın aldılar.

İstanbulbul’un Fethinin ve Doğu Roma’nın düşmesinin etkisi, bütün dünyada muazzam oldu. Avrupa’da korkunç bir felaket sayılan ve biraz da romantik sebeplerle büyük üzüntü yararan bu eşsiz olay, İslam aleminde sevinçle karşılandı.

Mısır – Suriye Türk – Memlük Sultanı, Fatih’e elçiler göndererek tebriklerini bildirdi. Şam, İskenderiye, Halep, Kudüs, Mekke, Medine gibi büyük Memlük şehirlerinde şenlikler yapıldı.

İstanbul’un fethi, Türk tarihinin de en mühim ve en şerefli hadisesi oluyor, yeni bir çağ açıyordu.

Bu Makalede Bulunan Resimlerin ve Yazıların Her Türlü Hakkı Saklı Tutulmakla Birlikte İnternet Ortamında Kaynak Gösterilmeden Paylaşılması Durumunda Her Türlü Yasal Yola Başvurulacaktır.

No Responses

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel Genel